Çarşamba, Nisan 7

ödül veremedim ama çok güzel ödün verdim ilişkimizde sevdiğime kuşluk vakti



yıllarca oscar törenlerinin neden gecenin kör vaktinde yapıldığını soran insanlarla arkadaşlık ettim. savundum ama ben iyi dedim aga, gece olsun dedim, saat farkı var be sığır siki, adamlar kocaman organizasyon yapmışlar bize göre mi ayarlayacak dedim, kırdım eşimi dostumu götü kırık oscar için. ama asıl gerçek o değildi. gecenin ilerleyen saatlerinde olması işime geliyordu çünkü. zira o zamanlar evimizde tek televizyon vardı o da salonda duruyordu. televizyon annemin tekelinin altındaydı ve televizyon izlemek demek, annem ne izliyorsa onu izlemek demekti benim için. yıllarca entel olacağım diye annemle kavga dövüş izledim etv deki, cnbce deki açık seçik dizileri. izledim ki yarın öbür gün dost meclisinde benim de anlatacak şeylerim olsun, bir ahu sorduğunda alık gibi bakmayayım diye. benim bu denli görsel sanatlarla ilgilenmem ailem tarafından "ay bu çocuk kesin sanatçı olacak, maşallah bırakalım da izlesin" anlaşıldı. oysa ben "şu filmi kızlar çok seviyor, izleyeyim de gün olur işime yarar" mantığıyla, ekmek çıkar umuduyla verdim kendimi sanat alemine.

gelelim neden gece vakti canlı yayın yapılmasındaki ısrarıma. ebeveynler hep ister ki çocukları bir şeyler başarsın, takdir edilsin, mevki sahibi olsun. şu yaşımda kayıtlara geçen tek başarım, 6 yaşında okula başlamam ve kırmızı kurdeleyi ilk benim takmamdır. bunu anlattığım kadınlar ise okula gitmeden okuma-yazmayı öğrendiğim için bunun artı bir puan getirmediğini ve benimle sevişemeyeceklerini belirtmişlerdi. anam babam bu kadar film, dizi izleyince haliyle benim bu işle iştigal ediyorum sanıyorlardı. bittabi bunun getirisini de merak ediyorlardı. oscarları, golden globeleri, emmyleri anam babamla izlesem, demezler miydi bana bi oscar bile alamadın, en iyi yardımcı erkek bile seçilemedin, tü yazıklar olsun sana diye. peki ben kaldırabilir miydim bunu, mahcup olmaz mıydım eşe dosta karşı, anama babama karşı? bu yüzden televizyon başında sabahladım, uykusuzlukla mücadele ettim. 

şimdi ailem teknolojiyle pek alakaları olmadığından blogmuş, internetmiş, sanal alemmiş falan filan bilmiyorlar hiç birini. ben babama blog yazıyorum desem "sigortası var mı" der, öyle biri. asıl mesele, blog ödülleri. nedir, ne değildir, ödülleri nedir hiç bilmiyorum. ama ödül deyince benim aklıma ödül töreni geliyor, kırmızı halı geliyor, törende manita düşürüp sabaha kadar aşk şarkıları söylemek geliyor. eğer böyle bir uygulama varsa katılacağım blog ödüllerine. bir lotr gibi, bir titanic gibi amına koyup bütün kategorilerdeki ödülleri bile alıcam. ama yoksa böyle bir uygulama işim olmaz. ama ödül alabilmek için katılmak şartını yerine getirmeyi unuttuğum için, arkadaşlardan isteğim şudur: marlon brando'nun akademiye posta koyup ödül almaya gönderdiği kızılderili arkadaş olmak istiyorum. olur da "sikerim ödülünü, ben eve ekmek alamıyorum bi de ödül mü alıcam lan" diye düşünen arkadaşlar varsa benle iletişim kursunlar.

lan aslında ödül mödül istemiyorum, blog ödülü veren jüri bi arasın beni, bi sorsun. nasılsın kardeşim desin, var mı bi sıkıntın desin, halin keyfin yerinde mi desin, yeter bana. neticede en büyük ödül dostluktur, arkadaşlıktır, efendiliktir. kızlar da desin ki sonra, börek yapıyım mı desin, bi kere veriyim mi desin. bak ben o zaman bırak blog ödülünü, oscarı elimin tersiyle itme mi, oscarınıza da sinema sektörünüze de lanet olsun diye artistlik yapmam mı? yaparım. neticede blog ödülleri insanın kendine yakışanı giymesidir. şimdi sen giysen lacileri, çekse tımbırlentleri, nereye lan blog ödül törenine mi taşşağını yediğim demezler mi? bu bakımdan blog ödülleri insanın kendine yakışanı giymesidir.

bu yazımda anlatmak istediğim blog ödülleri, oscar filan yalan hep. yarın hakk'ın divanında götümüze kaçan toprakla tir tir titreyecez. sen o vakit blog ödülünü mü göstercen, benim ödülüm var diye? işte o yüzden en güzel ödül cennettir. sen şimdi o adama ödül niyetine bi ramazan paketi yapsan, mutfak ihtiyacını karşılasan, çok büyük  sevaba girersin. bi börek yapsan mesela, ultra sevap. ölmeden peygamber sevabı. kim kime veriyo lan bu devirde sevabı, duayı?

Salı, Mart 23

bahar geldi diye sevinmedim, mart geçsin öyle değerlendiririm durumu

sevgili blog, biliyorum uzun zamandır yazamadım, çünkü yazacak bir şey bulamadım. içimden gelmedikten sonra, kararmış dünyamdaki hissiz duyguları yazıya dökemezdim ya.......


şaka lan şaka uzun zamandır yazmadım, neden? ibnelik olsun diye. yok yazamıyorum da, yok o kadar arayıp soruyorlarda. amına koyim beni niye arayıp soran yok, demek hiç sikinizde değiliz. bir arayın, bir sorun, bu çocuk niye yazmıyor, moralimi bozuk, canımı sıkkın, aç mı açıkta mı, börek yapsam yer mi, versem siker mi? bunları size ben mi söyleyeceğim arkadaşlar. neyse allahtan börek yapanım var, size muhtaç değilim çünkü. böreğim var mı? var. 

yılmaz özdil gibi
böyle...
yazsam...
belki.
daha..
çok..
yer kaplarım.

yaz mevsimi gelmesiyle beraber havada aşk kokusu var arkadaşlar. size gidin, ilk gördüğünüzle sevişin demeyeceğim ama bir kız-erkek arkadaş bulun kendinize, olanlar da ellerindekiyle idare etsin. evet bahar mevsiminin gelmesiyle birlikte ağaçtır, çiçektir, kuştur hafiften çıkmaya başladı. bu elbette ki mutfağımıza da yansıdı. mutfağın her yerinden maydonozdur, tereotudur, kuzu kulağıdır çıkmasıyla, yeşil yeşil görür oldum zalim mutfağı. kutup ayısı fıkrasında ki yavru kutup ayısı gibi dayanamayıp patladım. "anne" dedim, "he annem" dedi. "biz" dedim, "inek miyiz, öküz müyüz, kuzu muyuz" dedim. "o nerden çıktı ma alık" dedi bana. "anne" dedim, "madem ki değiliz, ne diye habire yeşilliği dayıyorsun önüme, veriyorsun otu önüme. yemin ediyorum sofraya mı oturuyorum, sarıkız'la yalakta yemek mi yiyorum bilemiyorum" deyince sandalyede oturan babamla bakıştık. "senin" dedi, "bakış açını sikeyim evlat kere" dedi. "yıllarca national'lar, discovery'ler izlettim sana, insalık görmemişsin, bari onlardan hayvanlık öğrenseydin" dedi. 

sonra rakı almaya gönderince barıştık, ben de para üstüyle hazır pizza aldım.

Pazartesi, Mart 8

break dance yapmam sünnet düğününde

-nasılsın?
-içim acıyor.
-yapma aras, her şeyi daha da zorlaştırma. tamam, şimdi üzülüyorsun ama ileride unutacaksın...


diye konuşmasına devam etti. artık o'na ne cevap verebiliyordum, ne de dediklerini anlayabiliyordum. içimdeki bu acı beni yiyip bitiriyordu. o an artık kendimi daha fazla tutmanın bir manası olmadığını anladım, ve usul usul akıtmaya başladım göz yaşlarımı. tam kapıdan çıkarken beni öyle görünce, son bir kez içtenlikle sarıldı. ve:


-n'olur ağlama aras, seni hep gülen yüzünle hatırlamak istiyorum.


yine cevap vermedim, veremedim. sanmayın ki beni terk eden sevgiliye "gitme" diyemedim, sanmayın ki giden nazlı yarin ardından gözyaşı döktüm. gecelerce sevişip, romantik anlara gark olduğu adamın, gider ayak beraber söylenen çiğ köftenin hepsini yediğini bilsin istemedim. bilmesin istedim o nazlı yar, çiğ köftenin o'ndan daha fazla canımı acıttığını. ama şimdi karşımda olsan ey yar, derdim ki sana; gitme. yani git de, bir bardak su ver de öyle git. yandım kavruldum amına koyayım...


(yaşanmış bir olaydan alınmıştır.)

Salı, Mart 2

internete verdiğim parayı kenara ayırmazdım, onu da internet cafede yerdim. öyle de alığım, öyle de hesap kitap yoksunuyum




internetin bu kadar gelişmesi beni şaşırtıyor. nasıl bu hale geldik internet diyorum karşıma alıp, birden nasıl bu kadar değiştik diyorum. 10 senede bir görüp de, "a aa ne kadar büyümüşsün" diyen teyzeler gibi oluyorum her internete girdiğimde. eskiden sadece mirc'ten manita düşürebilirken, şimdi bunun için siteler var. benim gibi bakış açısı kadınla sınırlı olan bir insan için bile, internetin ne kadar geliştiğinin delilidir bu.

tabii her gelişmekte olan şeyin bir handikabı, bir yanlışı, bir ibneliği olduğu gibi internetin de var. misal kız nicki alıp, kız gibi konuşan erkekler var. her duyarlı vatandaş gibi ben de huzursuzum bu durumdan. sosyal mesajımı verdikten sonra kanayan yaramıza geri dönelim. evden çıkmadan istediğini yapabiliyorsun internet sayesinde. sağ ol internet, var ol internet, ne güzelsin internet. yemek söylüyorsun, faturanı yatırıyorsun, almanya'da ki teyzenle konuşuyorsun filan. şahane bi şey lan. sonra sonra, özünde ne fesat, ne sinsi bir oluşum olduğunu anladım ama. üzüldüm, örselendim... asli görevi uzakları yakın eden, umarsız ve fütursuzca smiley kullanmamıza olanak veren, yeri geldiğinde manitaya cam açılmasına vesile olan msn, bir sevgili, bir flört gibi devamlı sorular sormaya, bi şeyler anlatmaya başladı. yok şu bankadan evlilik kredisi aldın mı, yok çiçek gönderdin mi, yok estetik ameliyat oldun mu gibisinden. o msn, ki benim gül yüzlüme usul usul yazdığım o değilmiş gibi, kalkmış bana ev alıcan mı diyor? be alık, ev alacak olsam, sana bakıp mı alacam? sanki diyor bana, onur marketten domates al, biber al diyor. 

sonra facebook platformuyla, aslında internetin ne kadar yavşak, ne kadar yılışık olduğunu çözdüm. başlarda bize; ilkokul, mahalle, eski dostlarımızı bulmayı vaat eden facebook, şu an da bildiğin porno sitesi mantığıyla çalışıyor. içinde kadın var erkek var, BİTTİ. ya da forum kafasıyla. ama porno site daha güzel. her insan hayatında var olan, sığır siki kategorisinde ki arkadaşlar, facebook'ta da yakamızı bırakmıyorlar malum. yok profiline kim baktı, yok profil fotoğrafını kim çaldı gibisinden, gerçek desen değil, saçma desen değil, bi acayip davetler yolluyor bu insanlar. yettin, yeter oldun deyip baktığında, bu uygulamaya izin ver gibisinden bir direktif çıkıyor karşına. kusura bakma da senin uygulamını sikerim ben facebook. nasıl ki cayır cayır aradığınız bir şarkıyı bir forumda bulursunuz da sizden üyelik ister, ya da hayalinizi süsleyen kadının kısa değil de, uzun videosunu bulmuşsunuzdur. ama o siteler, ah o siteler. sizden üyelik ister, para ister sizden. sizin ereksiyonunuz, iflah olmaz bir hüzüne dönüşür o vakit. işte bize bunu her gün yapıyor facebook. 

bundan kurtuldum dedim, oh rahatladım dediğim. diyecektim tabii, neticede yılların porno site takipçisiydim. ama benim de alışık olmadığım bir "dest-i izdivaç" durumuyla karşı karşıya kaldım bu sefer. facebook kalkmış,  esra'yı tanıyabilirsin diyor, merve'yi ekle diyor. bunun adı nedir eşim dostum? kusura bakmayın ama bunun adı pezevenkliktir. manita bulan her arkadaşımızın, "oğlum filiz'e çıkma teklifi etsene, suzan'a yazılsana" gibisinden verdiği gazdan öte değildir. ya da bi tek bunu bana mı yapıyo lan bu facebook? yıllardır iki elinle bi siki doğrultamadın, seç şuradan birini de sende kurtul bizde kurtulalım mı demek istiyor? olabilir. 

peki ya facebook hesabını kapatırken yaptığı duygu sömürüsü? misal ben buldum, aldım facebook'tan esra'yı, kaptım oradan. manita yapan 100 erkekten 90'nının yaptığı gibi facebook hesabı kapatayım dedim. tam kapatacağım, bana diyor ki alican seni özleyecek, ufuk seni özleyecek. işte ben o vakit, çok bi duygusallaşıyorum. amına koyayım diyorum, şu hayatta beni özleyecek adamlara bak, alican, ufuk. bunun için mi diyorum, bunca yıldır yaşıyorum. vazgeçiyorum hesabı kapatmaktan. biliyorum, ben hesabı kapatsam alican beni özler. ödemeli atar, açmak durumunda kalırım, yanına geleyim der, gelir. benden bi dal sigara ister, yemek ister, içki ister. sonra sorar niye hesabı kapattın, ne güzel kızlar var aptal mısın diye darlar beni. işte ben buna gelemem apaşlar, ben buna gelemem gardaşlar. varsın alican beni ne kadar sikimtrak fotoğraf varsa taglesin, varsın benim profilimde ki manitalara ekleme talebi yollasın. yeter ki özlemesin beni.

Salı, Şubat 23

başbakanımıza ayakkabı fırlattılar ama bunun konuyla alakası yok

dün gece bi arkadaş bahsetti, "seni yazmışlar" diye. hah dedim, yarrağı yedik. zira her 3 kişiden biri gibi benim de çıplak fotoğraflarım, seks kasetlerim var idi. sonra birden bunlardan kimsenin haberi olmadığı aklıma gelince dedim ne yazması, böyle böyle dedi.


kendimle ilgili reklamı sevmem, artistliğe gelemem. insanlar bunu cool olarak algılıyorlar, yalan. evde pijamalarımı çekmiş oturuyorum amına koyim ne coolluğu, ne karizması. mazbut bir ailenin çocuğu olaraktan böyle yetişmişim, biri "bunu aras yaptı" dese, yüzüm kızarıyor. bu "yaptı" dan kasıt kötü bir şey yaptı değil elbet, bunu o becerdi, o yaptı gibisinden. evet elimden geliyor 3-5 iş, misal melemen. ölümcül yapıyorum, onun da 3-5 farklı varyasyonunu  yapıyorum, yetiyor bana zaar. şimdi bu hem güzel bişey, hem de bunun yerine yazı yazmak zor geldi açıkçası. dedim ki, lan şunu koyayım, millet helal olsun desin, aferin desin, tebrik etsin, yanına 2-3 cümle bişey de yazayım vereyim coşkuyu. aynen bu hinliği düşündüm. şimdi yazı yazsam, daha az sigara içmem demek, daha az karıya kıza yazmam demek, daha az dizi izlemem demek, daha az yukarıda ki çekiç sesini duymam demek. sondaki iyimiş aslında. "aras niye böyle oldun, sen böyle değildin çok değiştin" diye serzenişlerde bulunursanız bana hemen duygu sömürüsü yaparım, laf kalabalığına getirip uzaklaştırırım konudan. o yüzden bu tarz diyaloglara girmeyelim.




böyle bir şey burada cem mumcu bey, haftanın web sitesi olaraktan beni göstermiş. komşuya bir tabak börek verip de "boş tabak göndermek olmaz" mantığıyla çalışan bir anneyle yaşadığım için, aynı tarzı ben de burada uyguluyorum.

Cumartesi, Şubat 13

14 şubat milli sevgililer ve sevişenler bayramı

artist bir insan olduğumdan, özel günlere karşı oldum hep bu yaşıma kadar. doğum günü, evlilik yıl dönümü, ilk buluşma yıl dönümü filan, bana hep saçma gelmiştir. bunun milyon tane geçerli açıklamasını yapabilirim, ama size en basitini söyleyeyim. hediye almayı sevmiyorum, hem masraf. birinin bana hediye almasını da sevmiyorum, borç gibi amına koduğumun şeyi. o sana hediye alıyorsa, senin de o'na alman lazım. çıkar ilişkisi lan bildiğin. bi de o özel güne uygun davranman gerek. misal diyelim ilk beraber olmaya başladığınız günün yıl dönümü; iltifatlar, kibar davranışlar, sevgi gösterileri, duyarlı davranışlar filan. ha bunlar kötü mü? kesinlikle değil. ama sen böyle davranan da nazlı yar diyor ki, niye hep böyle davranmıyorsun? al sana kavga sebebiyeti. allahtan hollywood'ta filan gördükte büyük kavgalar, büyük seksle biter finalini, kavga başlayınca aha diyorum seks geliyor. şimdi yaren haklı, ama ben de haklıyım. e kahvaltıyı ben yapayım, bulaşıkları ben yıkayayım, ortalığı ben temizleyeyim, hediyeni alayım, yemeğe çıkarayım, eğlenmeye götüreyim. e ben ne zaman çalışacam, ben ne zaman oturup dinlenecem, ben ne zaman yatıp uyuyacam? diyemiyorsun işte, neyse sonunda seks var diye yıllar yılı katlandım bu tarz ilişkilere.

şimdi günün anlam ve önemini belirten konuya geliyorum. bahsettiğim gibi özel günlere karşı içimde bir tiksinme var, ama sevgililer günü öyle mi? değil. neden değil? şundan ötürü; şu yaşıma kadar hiç bir sevgililer gününe "sevgili" ile beraber girmedim. ama hiç bir sevgililer gününü de yalnız geçirmedim. o yüzden her 14 şubat'ı sabırsızlıkla beklerim. şimdi kalkıp bana küfür edenler, sinirlenenler çıkacaktır. ulan biz götümüzü yırtıyoruz, adam bir sikim yapmadan 14 şubat'ta manitayla takılıyor diye. yo dostlar yo, bana kızmayın, kendinize kızın. çünkü beni böyle kadınların kucağına itenler sizlersiniz. şimdi siz bu 14 şubat denilen sikkorok günü baş tacı etmeseydiniz, sevdicekleri, kalp yangınlarını hediye delisi yapmasaydınız, o günün normal günlerden farkı olmadığını doğru ve yalın bir şekilde anlatsaydınız, bu sefer ben sizin yerinizde olup, "ne etsem sevişemedim dost bir 14 şubat gecesi" adlı türkümü söylecektim. ama siz ne yaptınız? aman gül yüzlüm üzülmesin, aman darılmasın, aman başka sevgililerden eksiğimiz kalmasın diyerek bu emperyalist düzenin başlıca oyuncaklarından biri olan 14 şubat günü kumpanyasına ortak oldunuz. buraya kadar sorun yok hadi, peki ya bundan sonra? manitayla ayrıldın, bitti. kız, tabii her ilişkiden sonra olduğu gibi "ben aşka inanmıyorum yaaaaağğğğğğ, ilişki bana göre değil yağğğğğğğğ" diyerek pozunu verdi, artistliğini yaptı. ama 14 şubat gelende o cüssesine oranla her daim büyük sandığı götü, halk deyimiyle "yusuf yusuf" olmaya başladı. ben 14 şubat'ta ne yapacam, yalnız mı geçireceğim, 1 sene boyunca bu günün acısını yaşıyacağım filan diyerek, kafada kurmaya başladı. neden? çünkü alışmış kızcağız, seneler boyu sevgililer gününde gördüğü ilgiyi, alakayı bekliyor. işte ben tam bu esnada araya giriyorum. şu yeryüzünde sadece kelime yaparak bir yerlere gelmiş olan biri olaraktan, gözüme kestirdiğim ava yavaşça yaklaşıyorum. napıyorsun diyorum, sevgililer gününde bir planın var mı diyorum muhabbet ilerleyende, o da ya arkadaşlarla dışarı çıkacaz, ben inanmıyorum sevgililer gününe filan, çok saçma diyor. bak burası, bunca yıldır değişmedi. insanlar, mekanlar, tarihler değişti, şu soruyu sorduktan sonraki cevap değişmedi. muhabbetin gidişine göre ben de şuraya gidecektim, programın yoksa sen de gel ya da, evde takılacaktım belki bir "film" izleriz filan gibisinden, hangisi uygunsa o ana göre o kalıbı kullanıyorum. tabii burada "film" kelimesi, bildiğin sekse çağrı. yoksa ben evde oturup anam babamla da film izliyorum. her iki kalbi kırık kızdan 1 tanesi, bu tekliflere karşı koyamıyor. 3. ye sormadım daha. yani şansınız fifti fifti.

14 şubat milli egemenlik ve sevgililer diyarı bayramı dolasıyla aldığım bir hediyeyi size anlatayım ki, etkilediğim zeka seviyesi hakkında bilginiz olsun:

malzeme:
1 adet kartpostal ( içeriği hiç farketmez, yazı yazılacak yeri olsun yeter)
1 adet kalem ( bu da farketmez, renkli yazan bir kalem olması, kızın aklını almak için ekstra puan demektir)

kartpostalımızı alıyoruz, için açıyoruz. içine " saçlarından bahar meltemi, gözlerinden gün ışığı fışkıran kadın. nasıl ki double dragon, nasıl ki ying-yang bir araya geldiğinde bütünü oluşturuyorlarsa, senle ben de, mutluluğun bütününü oluşturuyoruz. şubat 28 çekiyor, böl bunu ikiye, ne eder? 14 şubat. 14 şubat nedir? seni bana getiren, ulu valentine günü. bu da, benim, seninleyken ancak tek bir bütüne ulaşmamı simgelemiyor mu AŞKIM? seninle bir double dragon, bir ying-yang, bir bill&ted, bir 14 şubat olmak istiyorum..."
3 nokta olmazsa olmaz. aşkım kelimesinin de büyük yazılmasında fayda var.

ha unutmadan söyleyeyim, bu 14 şubat hakikatten birisine hediye aldım. bildiğin hediye lan. 14 şubat'la taşşak geçecek kadar saygısız, ama 14 şubat dolasıyla sevdiği birine hediye alacak kadar da duyarlı bir insanım. hayırlı sikişler.

Pazartesi, Şubat 8

ezel izlerken yazıyorum bu satırları sana bebek




kadınların iki şeyine gıpta ediyorum. birincisi; her sebepten ötürü kavga çıkarabilme potansiyelleri, diğeri devamlı fazla kilolarını atma sevdasıyla her pazartesi rejime başlamaları. varlığımın dünyada olduğu müddetçe bu kadar radikal kararlar alamıyorum ben. ha bu benim eksikliğimdendir, bu benim ibneliğimdendir, orası ayrı. ama yine de gıpta ediyorum bu hanım kızlarımıza. hayatımda aldığım en radikal karar, senede 1 kere bıyıklarımı kesmek. arada babam beni evlendirmek istiyor ama bu o'nun radikal kararı, beni bağlamaz. bu süreç sancılı oluyor benim için. şaka lan şaka, sikeyim sancısını, ne sancısı? bıyıklarımla oynarken bir an diyorum ki tiksindim bu bıyıklardan, akşam eve dönende kesiyorum bıyıklarımı. pırlanta gibi çocuk oluyorum, pırıl pırıl. bunu demek isterdim size, gerçekten de. ama hani halk dilinde, "amcık ağızlı" diye nitelendirdikleri insanlar var ya. hah işte ben o deyimin, vücut bulmuş hali oluyorum. şimdi ben sana bunları anlatıyorum ama, niye anlatıyorum? bi kaç haftadır yazamamın nedenlerine bir giriş olsun diye uzattım da uzattım lafı. gerek aldığım bu radikal karar (bıyık operasyonu), gerek iş değişikliği sebebi, gerekse eski projeleri hayata geçirme telaşıyla uzak kaldım buralardan. ha sanmayın ki kapandım, gece gündüz çalıştım ettim eyledim. yok öyle bir şey, ekmeğin daha çok aktığı başka mecralardaydım.  ondan eğri buraya ağırlık veremedim. olaylar bundan ibaret yani. yazının başına kadınlarla alakalı bir şey yazdım ki mevzu anlaşılmasın, bütün dikkatler oraya çekilsin diye. 

o zaman size bir hikaye anlatayım da bana tavır, gönül koyanların kalbini kazanayım. efendim, eskiden düğün salonlarında, nane likörüyle badem şekeri dağıtırlardı. o zamanlar ülke olaraktan refah seviyesi yüksektik, şimdi ki gibi düğünlerde sikkimtrak pastayla limonata vermezlerdi, tenezzül etmezlerdi. baba tarafından alkole karşı bir sempatim olduğu için aklım giderdi o liköre. oysa 6-7 yaşındaki çocuğun nesine likör, böyle diyebilirsiniz. ama değil. annem, sağolsun hep bana içirirdi o likörleri. tabii arsız bir adam olarak tek kadehle yetinmeyip 3-4 tane daha isterdim. sonrası masanın üzerinde sızmış, mont dağları arasında kaybolmuş olarak uyuyakalırdım. bunca sene, annemin ne kadar modern olduğunu düşündüm durdum. namazında, niyazında bir kadın, yalan bilmez, fitne fesat düşünmez. muhafazakar olduğu kadar modern bir kadın diye düşündüm yıllar yılı. herkesin hayalindeki "modern türk kadını" sandım annemi. meğer değilmiş. dün oğlumun aldığı aileys'tan içen mi anne dedim, "hadi ordan ma alık, git babanla iç içkini" deyince anladım. meğer annem, yıllarca o likörleri modern olduğu için değil, içerse namazı kabul olmayacak korkusuyla küçücük  bu çocuğa içirmiş durmuş. biraz geç de olsa en nihayetinde benim de bir çocukluk travmam var artık. 

Cuma, Ocak 22

Ahır Mektubu

Selam verdin, yanıma geldin,
Seni nerden siktim, sikmez olaydım.
Hiç yoktan hayatıma girdin,
Seni nerden siktim, sikmez olaydım.


Bilmezdim böyle takıntılı olduğunu,
Yalamak isterdim ben, memenin dolgununu,
Bilcümle alem siksin hasta ruhunu,
Seni nerden siktim, sikmez olaydım.


Canın isteyince kaçtın benden,
Hiç beklemezdim evlenme teklifi senden,
Gönül vermem önüne gelenle sikişenden,
Seni nerden siktim, sikmez olaydım.


Şimdi böyle mi olduk bebeğim?
Bırak da istediğimle sevişeyim,
Adımı ağzına alırsan, o ağzını sikeyim,
Seni nerden siktim, sikmez olaydım.

Perşembe, Ocak 14

facebook'a "feys" diyen herkes, nihat doğan'la birdir nazarımda

ülkemizde ki tüm iletişim manyağı gençler gibi benim de facebook hesabım var elbet. sırf milletin karısına, kızına bakmak için aldım hesabı da zaten. girip videolara bakıyorum, grup, hayran, oyun uygulamalarını reddediyorum, ilişkim bu kadar. cool bir insan olduğumdan mütevellit, ne kimseyi eklerim, ne saçma sapan fotoğraf paylaşıp arkadaşlarımı taglerim. ama baktım ekmek var, hemen o fotoğrafın altına da yorumlarımı yapar, "aras burada" imajını veririm, affetmem. 


şimdi size kalkıp da facebook böyle kötü, böyle sikik bir site demeyeceğim, diyemem. ama benim gibi, internetten manita yapmayı kendine şiar edinmiş bir insan evladının, hala "face"ten manita düşürememesi oldukça zorum gidiyor açıkçası. cv'mde kayda değer tek şeyin, ares paylaşım programından bile kız götürmek olan bu bireyin, eşinin dostunun "face'ten bi manita yaptım, ufff" demesi derin düşüncelere sevk ediyor beni. bir insan, nasıl face'ten hatun düşürür. bugüne kadar face'ten gördüğüm tek hatun, ilkokul arkadaşım özlem. e amına koyayım yıllar sonra bana özlem'i göstersen n'olur, göstermesen n'olur? 2010'da bulunduğumuz bu günlerde, yeni bir açılım yaparak "facebook'ta tanıştılar, aşık olup evlendiler" başlıklı bir habere konu olmak istiyorum. 


kendini face'e çok kaptıranlar var bir de, görevli gibi devamlı başına. farmville'yı fish bilmem nesiydi hepsini oynuyor, fotoğraf tagliyor, video paylaşıyor, duvarına yazıyor. bi dur amına koyayım diyen olmadıkça, ya da manita yapıp manita baskısıyla hesabını kapatmadı mı duracağı da yok. bir de grup olayı var ki o başka, o bambaşka. ona hiç girmiyorum, zinhar girersem çıkamam. ama daha "siktir et bilmem kaç milyon kişi bulmayı, gel harbi harbi grubu yapalım (arkadaş listeni çağırmayacaksan gelme, birbirimizi mi sikecez lan?)" diye bir grubu görmedim. görsem çok sevinirdim canlar, vallahi çok mutlu olurdum. 


şimdi face'te bir açılım yapmış, ortak arkadaşınız filan varsa o kişinin fotoğraflarını görebiliyorsun. tabii herkes evvela eski sevgililerinin fotoğraflarına bakmıştır, edindiğim izlenimler bu yönde. açıkçası ben bakmadım, bakmam. eski sevgili eski sevgilidir, yenisi gönlümün kraliçesidir düsturunu, hayat felsefesi yapmış adamım ben.  şimdi benim yaptığıma gelince; potansiyel sevgili adaylarını önce bir seçiyorum. sonra onların profillerini girip fotoğraflarına bakıyorum, bütün fotoğrafları da dikkatlice inceliyorum ama. hangisin de photoshop var, hangisi doğru açıdan çekilmiş, hangisin de yüz, göt, göğüs saklanmaya çalışmış, dikkatlice bunları bir gözden geçiriyorum. ama profilinde de fazla vakit geçirmiyorum, yani her gün incelemiyorum. neden? "profilinize kimler baktı %100 çalışıyor, anasını sikiyim çalışıyor" adlı uygulamandan dolayı, ben her gün o kızın fotoğraflarına baksam, farmville'da ne kadar bağı bahçesi var incelesem, o zaman o top 10 listesinde üst sırada çıkarım. oysa ben ne yapıyorum? az ama öz vakit geçiriyorum, ilk 10 sıralamasında 7-8. sıralarda yer alıyorum. burada vermek istediğim mesaj şu: güzelim, senden hoşlanıyorum ama yarrak gibi de sabah akşam seni takip edemem. ama bir duyarsız gibi de seni görmemezlikten gelemem. 3 büyükler gibi değilim, 1 sene şampiyon olup yıllarca hasret kalamam şampiyonluğa. ankragücü gibi, bursa gibiyim, hep istikrarlı, hep ortalarda. işine gelirse. ha bunu anlayacak kız başımın tacıdır, gönlümün sultanıdır. şimdi bunu özlem anlarsa gayri haram olsun bana face alemi.


nottur: facebook'a facebook diyen tüm kızlarla evlenebilirim, özlem'de buna dahil.

Pazartesi, Ocak 4

bana mutluluğun resmini yapsan ne sikime yarar abidin?

bakış açımla belki bir dadaistim
bıyıklarımla bir sürrealist
ama bir görsen çizdiklerimi bebeğim
sikeyim o ellerini dersin
ama ben ne diyorum?
ekspresyonizmin yılmaz savunucusuyum diyorum
bu nasıl resim lan diyenlere
fırça darbesiyle, boyasıyla
bir dışavurum abidesi diyorum.
ama sen bilirsin beni
sarı saçlarını resmettiğimin dilberi
kenan evren bile ressam olmuşken
ben duygularımı tuvale, duvara döksem suç mu
ha kalksa dese biri
o duygularını yazıya dökme dese
önce bir sinirlenirim
sonra gülerim ne doğru söylüyor diye
hani olur da boş zamanına denk gelirim
bir sanat pezevengi dediğim küratörün
olurum sana türkiye'nin münch'ü, ensor'ü
işte o zaman sana yemin sana söz
boy boy resimlerini yaparım
hiç girmem sanatsal ortamlara
seksiyle uyuşturucusuyla işim olmaz
efendi gibi işime gücüme bakarım
sergiler açarım adına
kah "türkü bakışlım" olur serginin adı
kah "mühür gözlüm"
taviz vermem özümden.
ha olsa bu dediklerim,
retrospektif sergim açılsa yaşlanınca
komple sen olursun serginin konsepti
seninle ben, bir mona lisa kafası yakalayamayız
zira ben gider herkese gösteririm
şu kızı çizdim, bu güzeli model aldım diye
kabulüm diyorsan bunlara,
ver elini ankara.