skip to main |
skip to sidebar
esasında başlarken; kimsenin kendi iradesiyle dünyaya gelmediğini, yine kimsenin istediği hayatı yaşayamadığını, ne kadar çok şeye sahip olursa olsun yine de eksikliğini hissettiği şeyler olduğunu, daima başkalarında olan özelliği/malı/duyguyu kıskanıp istediğini filan anlatacaktım. sonra dedim ki sanki akademik bir makale yazıyorum amına koyim, boşver dedim. insanın sahip olamadıklarını istemesi, hayal etmesi güzel bir şey. birinden etkilenmesi, onu örnek alması filan da güzeldir herhalde. ben çocukken videoda b janrının allahı karate filmlerini izleyip yatakta kaldırıp benimle öğrendiği teknikleri uygulayan bir abiyle büyüdüm. önce onu, sonra o filmdeki karakterlerden etkilendim. sonra ben de kuzenlerimi dövdüm bu tarz, ama bunu geçelim şimdi. herkes hayatının bir döneminde bir film, roman, ünlü bir karakteri kendiyle özdeşleştirmiş veyahut o'na benzemeye çalışmıştır. ben de bir ananın babanın çocuğu olarak, ben de hayatımda bir sürü kişiyi örnek aldım, özendim. özenmek, feyz almak, esinlenmekle kopya çekmek, o olmaya çalışmak farklı şeyler. ergenlik denen o ultra sikkosal süreçte ben de böyle yollardan geçtim ama hiç bir şeyde istikrar sağlayamadığım için bu yolda da erken pes ettim. lakin bunları insanlara anlatmak meşakkatli bir süreç. elbette şu yaşımda da örnek aldığım, feyz aldığım, elini eteğini öpesice sevdiğim adamlar var. bir soner günday, bir cengiz üstün bunları her daim omuza alıp, caddede sevinç turu attıracağım adamlar. ve bu adamlardan esinlendiğimi veyahut o'nlar gibi yazmaya çalıştığımı inkar etmiyorum. ama her ne hikmetse yurdumun yangın delikanlıları bunu inkar etmekle kalmayıp bokunda boncuk bulmuş gibi "aha, orçun kunek" demiyolar mı, beni çok pis göt ediyorlar. yüzüm al al oluyor. lakin sorun şu ki; yaklaşık 14 senedir düzenli olarak bu mizah piyasasını takip eden birinin, bu durumdan etkilenmemesi normal değil, kaldı ki ekşi sözlük yoktu o zamanlar. okuduğumuzu tekrarlayalım dönemlerimiz olurdu gelecek sayıya kadar. yalnız beni göt eden arkadaşlardan istirhamım şu olacak; bir edip cansever şiirinden alıntı veyahut nietszche'nin o smslere malzeme olan cümleleri haricindeki özlü sözünü yazdığım zaman " çok haklısın moruk, aynen dediğin gibi" yazmayın, üzerim sizi.
amına koyim bi asıl meseleye gelemedim kendimi aklayacağım diye. neyse bu aralar frienfeed denilen SOSYAL MECRAAdayım. ekmek derdi, napcan. tabii burada hemen hemen herkes birbirini görebiliyor, yorum yapabiliyor filan. hiç tanımadığın bir adam seni yolda görünce "aa sami hazinses değil mi, abi hastasıyım feedlerinin ya" filan gibisinden korkutabiliyor. orada manitalara yavşayacağım, ona buna yazılacağım diye tanınan biri oldum, ama iyi ama kötü anlamda. şimdi ben nasıl ki orçun kunek üzerinden prim yapıyorum, bazı arkadaşlar da benim üzerimden prim yapıyolarmış. bir kaç arkadaşım uyardılar, böyle böyle dediler. ne yapacağımı bilemedim, o an çok sinirlendim, hemen bir feed açıp onlara gerekli cevabı verdim. şaka lan şaka sikmişim feedi de gerekli cevabı da. beni üzen tek şey, bu arkadaşların ben gibi yazıp ortam kunduzu olmaları. onlara şu soruyu sormak istiyorum; oğlum nasıl ekmek yiyosunuz, nasıl kaymağını yiyosunuz. ben niye yiyemiyorum ha canına yandıklarım, ha gadasını aldıklarım. lütfen bu feryadı duyun ve telif ücreti tadında beni aranıza alın. ha bu sorunun aynısını bana soner günday sorsa, topuklarım götüme vura vura kaçarım valla.
EKSTRA NOT: arkadaşlar şöyle güzel bir dergi var http://www.wingmandergi.com/ deyü. bu nadide erkek dergisinde bloggerlara yönelik imkanlarda var. imkan derken 4 gün/ 5 gece her şey dahil tatil beklemeyin. beğendikleri yazıları yayınlıyorlar. bu canım arkadaşım derginin bu işleriyle uğraşıyor. lütfetti, benim de bir yazımı yayınlamak istedi. tam 3000 tl karşılığında kabul ettim.
yazım da burada böyle yazı var.
zaruri ihtiyaçlardan sayılmayan, ama öyle olan ihtiyaçlar var ya, hah işte ben onların ta amına koyayım. misal yemek, içmek, giyinmek, barınmak bunlar zaruri ihtiyaçlar. ama gel gör traş olmak, tırnak kesmek, saçlara jöle vurmak, kız geçerken dik durmaya çalışmak filan, bunlar da zaruri ihtiyaçlar esasında. bunlar lanet şeyler, yakılası yıkılası şeyler. özellikle de traş olmak. kadın veyahut erkek, her iki cinste ömürlerinin büyük bir kısmını o salonlarda geçiriyor.ve işin garip olan kısmı şu; ben daha berbere, kuaföre gidipte memnun olan görmedim. vallahi billahi görmedim. erkek diyor "saçımı tavuk götüne çevirdi" kadın diyor "kahküllerimi az al dedim subay traşı yaptı" saçlarım da çok iyi olmuş diyeni görmedim ben daha. peki siz berberler, ne yapıyorsunuz oğlum siz? neden bizim istediklerimizi yapmıyorsunuz. sizin az anlayışınızın amına koyayım ben affedersin de. aklı baliğ olduğumdan beri yemin ediyorum korkar oldum berbere gitmeye, korkar oldum kısaltalım saçları demeye. bunun iki açıklaması olabilir. bir; berberlerin hepsinde tanrı kompleksi var. kendilerini tanrı sanıyorlar, yoktan birini var edemedikleri için, olanını kendi istekleri doğrultusunda tekrar yaratmaya çalışıyorlar. the sims oynarmış gibi, tanrıcılık oyunu bir nevi. iki; bu da yalnız ve güzel ülkemde meydana gelen her kötü olayın baş sorumlusu dış mihrakların olayı. insanlar güzel olmak için, ortamların lülesini emmek için berbere gidiyor. gidiyor ki güzelleşsin, saçı başı bakımlı olsun. biliyor kendisine neyin yakıştığını, istiyor ki ondan olsun, öyle olsun. sen diyorsun ki o berber rıfat amca, o berber ahmet abi. işte onlar hep amerika'nın ajanları. kendilerine gelen her müşteriyi sikim gibi kesip biçiyorlar, sen sesini çıkartamıyorsun. inadına traş bittikten sonra parfümüydü kolonyasıydı boca ediyor, bitse de gitsek diyorsun. parayı verip hızlıca çıkıp olay mahallinden uzaklaştığında hemen saçlarını bozuyorsun. neden? çünkü insanların seni o süper sikimtrak saç modeliyle görmesini istemiyorsun. peki buna sebep olan ne? işte o dış mihraklar insanlarımızın en naif, en hassas olduğu noktalardan biri, saçı olduğunu biliyor. ve ülkemize soktuğu bu berber/kuaför sandığımız ajanlar, insanların istediği gibi değil de, kendi çıkarları amaçları doğrultusunda traş ediyorlar. ki insanların özgüveni kalmasın, ki kendi saç baş dertlerine düşmüşken her söyleneli kayıtsız şartsız yerine getirebilsinler diye. amerika senin ananı avradını sikeyim be, ne pis memleketmişsin sen.
ben buraya 2-3 güne bişeyler yazıcam, boş durmasın istedim. bunu yazarken komik fotoğraf, video filan mı paylaşsam diye düşündüm sonra siktir et ya ne uğraşcam diye vazgeçtim. eski yada başkasının yazılarını mı koysam dedim ona da üşendim. dikkatli biriysen, tüm bu yazdıklarımı boşluk göze çarpmasın diye yaptığımı anlamışsındır. ha sorsan, desen aras böyle yapmışsın, yakışıyo mu abi hiç sana desen. çokta sikim de derim, üzme beni, darlama beni derim. gelicem 2-3 güne.
yine geldi sonbahar minik kuşum,
yine geldi ayrılık mevsimi.
göç eden kuşlar, dökülen yapraklar,
hepsi senin gidişine isyan ediyorlar gibi.
oysa ben,
ilkokul çocuğu tadında
hani kar yağar da, okul tatil olacak mı diye.
valilikten haber bekleyen
o ilkokul çocuğu gibiyim.
hisli şarkılar dinleyip,
uzaklara dalıyorum
sensiz geçen saatleri, günleri sayıyorum.
sen de benim gibi saatini 1 saat geri aldın mı?
gülüm
sen de ambele oldun mu ertesi sabah?
oysa geri alınan saate değil,
sensiz geçen saatlere isyanım.
acaba diyorum
saatimi çok geri alsam,
geri bana döner misin?
yine beni sever misin?
bana yine verir misin...
evet, tam tahmin ettiğim gibi bu oluşumdan da ekmek çıkmadı. yani anlaşılır bir dille söylemek gerekirse; kimse 3 soruyu da doğru bilemedi. abi bunun neresi açık oldu dersen, bu senede mastürbasyonlardayım derim sana. sik açılımı yaptım tutmadı, evlilik açılımı yaptım tutmadı. yine de en etkili teklif melitzu'dan geldi, kendisine buradan kucak dolusu sevgilerimi iletirken katılan yarışmacı arkadaşlara da göz kırpıyorum, naber? diyorum.
gerek hemen hemen bütün kanallarda karşıma çıkan evlilik programlarından, gerek düğün mevsiminin bitmesi vesilesiyle üzerime çöken depresyon bulutundan etkilenerek evlenmeye karar verdim. bu kararım da babamın "katılsana bu programlara" diye 3 günde bir darlaması ne kadar etkilidir, tartışılır. ama sanmayın ki bu çocuk, evi olsun, arabası olsun, çok parası olsun, kaynanayla oturmam, dula bakmam diye düşünüyor. sadece ufak isteklerim var, ha gönül istemez mi parası olsun, güzel olsun, götü memesi filan olsun, istiyor tabii ama biz de bulunmaz hint kumaşı olmadığımızdan mütevellit bişey diyemiyoruz. sadece 3 sorunun cevabını versin, takayım koluma basayım nikahı.
ilgilenen hanımlar; 3 sorum var sadece. 1 hafta sürecek bu sosyal deney de soruları bilen ilk kıza evlenme teklif edicem, ha ama kabul eder ama kabul etmez. kabul etmezse demek oluyor ki mastürbasyona devam. şimdiden teşekkürler.
1- "Bir kız sevdim bilinçli olaraktan" parça, hangi şarkıcıya aittir?
2- Fotoğraftaki ünlü kimdir?
3- "Bana naz yapma aşığın değilim, ........." bu cümleden sonra ne getirsem istediğim etkiyi yakalarım?
istediğiniz sorudan başlayabilirsiniz, kafanıza göre takılın.
güneş doğarken ardından tepelerin,
amına koyayım adab-ı muaşaretin..
her ilişki de, adı konulmamış belli başlı kurallar vardır. kabaca; erkek önce bir kıza yazılır, kız naz yapar, sonra "nasıl" olduysa o da oke verir ve sevişirler. aslında öyle hemen sevişmiyorlar ama ben, yazılarımda kendimi anlattığım için böyle oluyor. ilk buluşma çok önemli, asıl konu bu. ve maalesef, içim kan ağlayarak belirtiyorum, ilk buluşmada genellikle sevişmiyor insanlar. ha sen sevişiyor musun diye sorarsa, kah evet kah hayır derim sana. bu adı konulmamış kurallardan biri, manitayla ilk buluşma bir cafe, park veyahut sinema gibi umumi yerlere götürmektir. buna "aman açık alana gidende götten olmayam" diye psikoanaliz bir yorum getiren arkadaşlarım da var ama ben buna inanmıyorum, arkadaşlarım terbiyesiz sadece. ilk buluşma zaten oldukça gerilimlidir. erkek, manitaya kendini beğendirmek için götünü yırtarken, dişi kişi oldukça ketum ve durgun bir haldedir. kafa olarak bir sonraki cümlede "acaba sıçar mıyım bunu dersem" diye düşünceler, muhabbetin bir an da kesilmesiyle kızaran yüzler, akan terler bu ilk buluşmanın olmazsa olmazlarındandır. buluşmaya giderken, saçlar taranmış jölelenmiş, en güzel elbiseler giyilmiş, parfümler sıkılmış, sanki olmuş sana alain delon pezevenk. bunlar hep yalan, sırf ilk intiba etkili olsun diye göz göre göre yalan söyleniyor kadınlara. konuşurken gayet kibar, argo kullanmamak, devamlı bildiği konulardan muhabbet kurma filan. vallahi kadınların günahını alıyoruz beyler. oysa bunların hiç biri gerçekleşmiyor, kadınlar da buna aldanıyor zaten. sanıyor ki eleman hep böyle olacak, çocuklarımız da böyle yetişecek. ama o ağzından küfür çıkmayan adam, o bilgi kumkuması adam oluyor sana mehmet ali erbil gibi bayağı bir adam. hele bir de yemek mevzusu varsa ilk buluşmada, eyvahlar olsun. sırf bunun için bir restaurant açabilirim, bu ilk buluşmaları gözlemlemek adına. kadınlar, nasıl oluyorsa doğuştan bu yeteneğe sahip oluyorken, erkekler sadece bu ilk buluşmalarda aklına geliyor yemek ve sofra kuralları. bıçağı hangi elle tutacaktık, önce hangisinden başlayacaktık, peçeteyi nereye koyacaktık diye daha yemeden sıçıveriyorlar altlarına erkekler.
yani demek istediğim, ilk buluşmada sevişenler, mutlu sona daha çabuk ulaşıyorlar. en azından kimse birbirini kandırmıyor, hoop sevişiyorsun bitiyor. vay kıza şunu diyim de aklını alayım, vay biraz ketum durayım da yiğit beni yanlış anlamasın filan diye oyunlar oynamayız birbirimize. ha ben demiyorum ki size, sokağa çıkın, ilk gördüğünüzle sevişin diye, haşa. ama samimiyete önem veren biri olaraktan bu durumu pek tasvip etmiyorum, barış içinde, kimsenin birbirini kandırmadığı, sevenlerin ayrılmadığı, dostluk rüzgarlarının estiği bir dünya istiyorum.. (sarkastik)
insanlar, doğar, yaşar ve ölürler. böyle cuma hutbesi tadında başlamak nereden aklıma esti bilmiyorum ama cuma'ya giden beni anlar. biz doğduğumuza göre, şu an da yaşama evresindeyiz. ve ileride hepimizin götüne toprak kaçacak, ona da bir ara değineceğim. bebek-çocukluk-ergenlik-delikanlılık*genç kızlık-orta yaş- yaşlılık-ölmek. böyle sikko bir periyod var hayatta arkadaşlar. bebeklikle çocukluluğu es geçersek, hayatımızın en salak dönemi ergenlik, yansın o dönem. ama asıl insanları korkutan bölüm, gençlikle yaşlılık arasındaki o çizgi. çünkü herkes bir an evvel büyümek istiyor ama kimse yaşlanmak istemiyor. yaşlanan da kabul etmiyor. bu süreç kadınlar da daha da kendini belli ediyor. erkeğin maaşı kadının yaşı sorulmaz diye bir söz bile var yani, o kadar önemli bi şey bu. erkeklerde de genellikle 30 yaş bunalımı oluyor, ben bilmiyorum da giren arkadaşlar öyle söyledi. ben normalde giremem di mi? çünkü daha 30 yaşıma gelmedim. 15 ekim'de 24 yaşıma basacağım. bu tarihi aklında tut, şimdi gelelim mevzuya. ben daha 24'üne girmemişken, nasıl olurda orta yaş bunalımına giriyorum arkadaş. atölyeden dışarı adımımı attığımda, mahallenin piçlerinin "çizgici amca" bağırışlarıyla karşılaşmamla başladı her şey. ekmek teknesinin adı çizgi dükkanı olmasından mütevellit, çizgici'yi anladım da amca denmeleri koydu bana. sonra markete gittim, benden yaşça ve ebatça büyük olan bir abla, "sizin ne vardı abey?" diye sormasıyla ikinci şoku yedim. ulan zaten yıllar yılı benden 5 yaş büyük ablamı benim kardeşim sanmalarından çektim, benden 2 yaş büyük olan enrah'a çocuklar enrah abi derken bana direkt amca demelerinden çektim, yetmedi bi de bunlar vurdu bana. geçen gün de banka da sıra beklerken artık antropoza girmiş bir teyzenin, kendisine yöneltilen bir soruya "şu bıyıklı beyden sonra geldim ben" demesiyle oturup ağladım çocuklar gibi. oysa duymak istediklerim şu çocuktan sonra deseydi, torunun yaşındayım lan ben senin, ne beyi? başka ayırt edici özelliğim yokmuş gibi, hem bıyıklı hem de bey demesi beni 5 yaş birden yaşlandırdı zaar. aslında her şey bıyıklardan kaynaklanıyordu bıyıkları kesende oluyorum sana amcık ağızlı. buradan dante'ye ve cahit sıtkı tarancı'ya öpücüklerimi yolluyorum, naber?
insanlar bazı şeyleri elde etmek için yaşarlar. kimi para kazanma derdinde, kimi ev alma sevdasında, kimi "ben köyüme dönecem aga" tadında. benim şu hayatta arzu ettiğim 2 şey var, biri yemek diğer kadınlar. kadın olduğu zaman yemek her türlü oluyor, bir şekilde oluyor. ama yemek olduğu zaman kadın olmuyor. bunu nerden mi anladın dersen bugün dürümü manitanın koynunda yemedim, oradan anladım amına koyayım derim. bütün kadınlar yemek yer ama bütün yemekler kadın değildir diye bir önerme yaptım şu an. tabii kadınlara ulaşma yolu, bu hususta en önemli şeydir. herkes farklı şekillerde yaklaşıyor kadınlara, nereden zayıf noktasını buluyorsa oradan giriyor. kimi hayvanseverim diyor, kimi entelim diyor, kimi maçoluktan taviz vermiyor gibi. ama benim en hasta olduğum, duyarlı erkek modeli. ha sanmayın ki duyarlı erkeklere bu tavrım, bu sinirim. ben sadece bu duyguyu kullanan arkadaşlara tersim. sıçtıktan sonra götünü silmeyen bu adamlar, kıza yanaşmak adına dünyanın en naif, en duyarlı, en duygusal adamı oluyorlar. misal geçen bir yer de muhabbet oldu, bir kız fotoğrafı vardı, açık seçik gideri var dedim. birisi yorum olarak gideri var ( çok kaba bir sözcük) diyerekten kadın ırkını övdü de övdü. ulan dedim neymiş bu kadınlar be, ha bu kadınlara be dedim. ondan sonra bu arkadaş ben şunu siktim bunu siktim diye girişince anladım ki buraya kadarmış duyarlılığı, o akşam da mastürbasyon varmış o arkadaşın bahtına. bu muhabbet geçtikten sonra fotoğrafı koyan arkadaş "gideri var ne demek" diye sordu, ben önce alay ediyor sandım ama ciddi ciddi sormuş. çıplak fotoğrafı yayınlayıpta gideri var ne demek diyerek beni bozmaya çalışan arkadaş, gideri var demek, SİKİLİR DEMEK. kadınlara yaranmak maksatlı, bunlar çok kaba, kadının yanında böyle konuşulmaz, kadın asla bir seks objesi değildir diyen arkadaşlar; çok affedersiniz de birbirinizi mi sikiyosunuz oğlum?
önce umut sarıkaya beyefendi, o'na istinaden de demirbey kardeşimin yazdıklarını okuyunca ulan dedim kendi kendime, acaba ben sabah kalkınca kim olsam. aklımdan tabii hemen yerine geçmek istediğim adamlar geldi, parasıyla puluyla, sıfatıyla karizmasıyla dünyaları ayakları altına alan adamlar. sonra nedendir bilinmez aklıma "ya selami şahin olursam?" sorusu geldi. kalbim sıkıştı, ellerim titremeye, soğuk terler boşalmaya başladı. öyle ya, sabah kalkıyorsun selami şahin olmuşsun. gregor samsa sabah kalktı böceğe dönüştü, kitap yazdı paranın amına koydu. umu, kıvanç tatlıtuğ oldu, dünyaları yedi. oysa ben kalktığımda selami şahin oluyordum. hayallerimde bile huzuru yakalayamadım. selami şahin bile kalktığında "ananı sikim, yine selami şahin olmuşum" diye dertleniyordur. bundandır evde karısını dövmesinin sebebi. selami şahin olmak, fiziksel olarak kötü ama ya o'nun gibi davranmaya başlarsam. o sabah programı senin bu kadın programı benim gezip dolaşıp salak salak kelime esprileri yaparsam? bunları düşündükçe selami şahin'den ne denli tiksindiğimi hissettim. sabah kalkıyorum, selami olmuşum, anneme diyorum ki kahvaltı hazır mı? o annem ki oklavayı tavayı kafama geçirmez mi? "60 yaşına geldin hala kahvaltıdasın, yemektesin" diye. ya peki babam? rakı almaya gönderirken biraz sesim çıksa "bıyığını peruğunu siktiğim" diye serzenişlerde bulunmaz mı arkamdan? sartre'ın dediği gibi cehennem başkalarıdır. ama benim gibi düşünen bir insan için cehennem selami şahin'dir. iddia ediyorum selami şahin'de böyle düşündüğüne inanan 1.000.000 kişi bulabilirim.