Pazar, Haziran 27

MUCİZE DİYET!!! yüzde yüz çalışıyor.




malum yaz geldi. yazın gelmesini, havanın sıcaklığından, mini etekli, şortlu, götlü, memeli kızların bolluğundan, şişman kadınların göbeklerini beyaz bodye yapışık gezmelerinden ve gazetelerde boy boy verilen diyet listelerinden anlayabilirsiniz. geri zekalı değilseniz zaten yazı kışı ayırabilirsiniz, bunlar sadece böyle özel durumlar için geçerli şeyler. ufaklığımdan beri özellikle hısım akraba çevresinde "ayy ne kadar zayıf bu çocuk, beslemiyor musunuz bunu" gibilerinden her gördükleri yerde acıma ifadesi içeren cümleler duysam da, günümüz modasının 0 bedeni makul bir hale getirmesinden ötürü tüm genç kızların imrendiği bir erkek olup çıktım. bu vesileyle tüm olumsuz yönlerimi kapatacak bir artım bulunmuş oldu. "bana verir misin" diyorum, kız vermiyor ama sen şişmansın ben zayıfım diyerek psikolojisini çökertiyorum onun. başkası bana çirkin diyor, ama sıfır bedenim diyorum, ağlatıyorum. bu ne kadar böyle gider bilinmez ama gittiği yere kadar götürmeye kararlıyım, ve duyarlı, anlayışlı bir insan olarak size bu yaz sahilde fütursuzca bikininizi giyebileceğiniz, tartılarla dost olacağınız kendi diyet listemi veriyorum. seda sayan'lı, sibel can'lı diyet reçetelerini bir kenara atın, dediklerimi not alın.

evvela yemek listesiyle başlıyorum

kahvaltı:

öyle yarım domates, kibrit kutusu kadar peynir filan yok. evde ne varsa onu yiceniz amına koyim. gün gelir domates olmaz, gün gelir peynir olmaz yeme, ille onu yemek mecburiyetinde değilsin. hem yemediğin için otomatik olarak 25 gramdan kurtulmuş oluyorsun.

öğle yemeği:

öğle yemeğini de es geçiyoruz, eğer evdeysek ve anamız varsa yiyoruz, yok dışarıdaysak veya arkadaşlardaysak otomatik olarak öğle yemeğini atlıyoruz. nereden baksan sen şimdi öğle yemeğinde 300-500 kalori alacaktın zaten, eğer yemezsen almazsın.

akşam yemeği:

günün en önemli öğünü. vallahi aç karınla yatamazsın akşam, yatamadığın gibi tribe girersin, gözün döner. allah'ım dersin, sen kimseyi açlıkla terbiye etme dersin. gecenin bir vakti çıkarsın dışarıya kebaptı, etti, kıldı tüydü derken sıçarcasına yemiş olduğunu görürsün. o yüzden temiz bi akşam yemeği ye, çayını kahveni iç, pırlanta gibi olursun yeminle.

gelelim 0 bedeni korumanızda size faydalı olacak altın öğütlere:

1-) işi gücü bırakın: bu yazın sıcağında çalışılır mı lan hiç? adamın mecali sikilir vallahi. işi gücü bırakın, sikinizi taşşağınızı sere sere yatın. zaten bir müddet sonra paranız suyunu çekeceği için her istediğinizi alamayacaksanız, misal canınız dondurma almak isteyecek ama alamayacaksınız, bu vesileyle kalori de almayacaksınız, fit olacaksınız, taş gibi olacaksınız.

2-) haftanın 3-5 günü arkadaşlarınızda kalın: evden uzaklaşın, biraz sosyalleşin. evde otursan bütün gün bilgisayar başında göt büyütecen, ama arkadaşında kalsan öyle mi ya? mümkünse arkadaşınız bekar olsun, evde yiyecek pek bir şeyi bulunmasın. böylelikle sike sike yemek yemeyeceksin, en güzel yöntem de bu bence, mis.

3-) rakıyı sodayla için: suyun hayat vermediği tek şey rakı olduğunu her daim söylemekteyim. en güzeli rakıyı sodayla içmek, böylelikle mide habire çalışacak, yediğini sindir sindir sindirecek, ya tabiri caizse anasını sikecek midenin. mide delinene kadar bence sağlıklı bir yöntem.

4-) günaşırı mastürbasyon yapın: şimdi hemen "ay ben mastürbasyon yapmam ki" filan diyenler olacak, sikerim yalanlarınızı bir kere, onu geçin. sonra beni günaşırı mastürbasyon yaptığım için abazalıkla, kronik mastürbatör olmakla suçlayanlar olacak. ama bilmiyorlar ki mastürbasyon yapmak, seksten daha fazla kalori yakılmasını sağlıyor. cahil ibneler.

5-) günde 2 paket sigara için: için için amına koyim, verin sigaranın gözüne ateşi. bilinen bir gerçek; sigara iştahı keser. bilinmeyen gerçek; sigaraya o kadar para verince ister istemez başka bir şeye para veremiyorsun.

evet sevgili okurlarım, umarım bu yaz gününde götünüze geçirdiğiniz bikinilerle, slip mayolarla fit vücudunuzu sahilde umarsızca afişe edebilirsiniz.

Pazartesi, Mayıs 31

rusya'ya vize kaldırıldığında öğreniğimde anca kaldırmakla yetindim

hepinizin bildiği üzere pucca'nın kitabı çıktı. gelen tepkilerden öğrendiğim kadarıyla aslında bu kızı kimse okumuyor ama okumadıkları halde devamlı cinsellikten bahsettiğini söylüyorlar. şaşırdım doğrusu, cinsellik bu kadar sattırırsa ben de seks günlüğümü yayınlamak istiyorum.






























































ne sandın lan amcık? hiç öyle boş yere ctrl+A filan yapma bişey yok. bomboş, tertemiz bir seks günlüğüm var. hani seks günlüğüm araba olaydı, "bayandan az kullanılmış 0 gibi araba" diye satardım anında. hayatım filme çekilse konulu porno bile olmayacağını daha evvel sizlere anlatmıştım, seks günlüğümden değil kitap, seri ilanlarda çıkan reklam bile olmaz.

Pazar, Mayıs 9

bir nesil sevişmeyi aydemir akbaş'la öğrendiyse, o işte bir yanlışlık var

Silvio Berlusconi: İtalya başbakanı, 74 yaşında. Sevişiyor.


Deniz Baykal: Ana muhalefet lideri, 72 yaşında. Sevişiyor.


Bill Clinton: Eski A.B.D. başkanı, 64 yaşında. Sevişiyor.


Yaşar Nuri Öztürk: Cart curtcu, 59 yaşında. Sevişiyor.


Kamer Genç: Bağımsız millet vekili, 70 yaşında. Sevişiyor.


Ali Kırca: Anchorman, 61 yaşında. Sevişiyor.


Aras Öztürk Çolak: Sanat işçisi, 24 yaşında. SEVİŞEMİYOR.


utan eserinle türkiye, bu ayıp senin...

Cumartesi, Nisan 24

minibüslerde denk geldim, aşk şarkılarının en anlamsızlarına




O günü hatırlıyor musun bebetom?
Rusya'da okul basmıştı çeçen direnişçiler
Okul tatil olmuştur demiştin
Senin o düz mantığını sevmiştim zaten ben de
Pilavla ekmek yiyişini
Uğruna ödediğim yemek paralarını sikeyim

Çok seviyorduk ya hani birbirimizi
O da yalanmış meğer
Cudi dağında avakado yetişmesi gibi
Uzak o yani o kadar kavuşmamız tekrar
Ğ harfi gibi bi sikimin başına geçemezsin
Unutma anca ortalarda olursun
Yerinme, üzülme yine de
Mutlu ol isterim, gül eğlen isterim
Uğur böceği gibi mutluluğa uç isterim
Şaka lan şaka
Sikeyim senin gibi uğur böceğini aşkım
Usanmıştım zaten yaptığın onca tripten
Nazını, cazını ve gazını sikeyim

Sevdik de ne oldu
Efes'le tekel zengin oldu
Velev ki seni sevmeseydim
Galiba daha çok param olurdu
İçim gitti sen 50 lira borç ver deyince bana
Lal olsaydı o dillerin de borç isteyemeseydin 
İade etmeyeceğini bile bile verdim o parayı sana
Maddi açıdan anamı siktin bebeğim...

Çarşamba, Nisan 7

ödül veremedim ama çok güzel ödün verdim ilişkimizde sevdiğime kuşluk vakti



yıllarca oscar törenlerinin neden gecenin kör vaktinde yapıldığını soran insanlarla arkadaşlık ettim. savundum ama ben iyi dedim aga, gece olsun dedim, saat farkı var be sığır siki, adamlar kocaman organizasyon yapmışlar bize göre mi ayarlayacak dedim, kırdım eşimi dostumu götü kırık oscar için. ama asıl gerçek o değildi. gecenin ilerleyen saatlerinde olması işime geliyordu çünkü. zira o zamanlar evimizde tek televizyon vardı o da salonda duruyordu. televizyon annemin tekelinin altındaydı ve televizyon izlemek demek, annem ne izliyorsa onu izlemek demekti benim için. yıllarca entel olacağım diye annemle kavga dövüş izledim etv deki, cnbce deki açık seçik dizileri. izledim ki yarın öbür gün dost meclisinde benim de anlatacak şeylerim olsun, bir ahu sorduğunda alık gibi bakmayayım diye. benim bu denli görsel sanatlarla ilgilenmem ailem tarafından "ay bu çocuk kesin sanatçı olacak, maşallah bırakalım da izlesin" anlaşıldı. oysa ben "şu filmi kızlar çok seviyor, izleyeyim de gün olur işime yarar" mantığıyla, ekmek çıkar umuduyla verdim kendimi sanat alemine.

gelelim neden gece vakti canlı yayın yapılmasındaki ısrarıma. ebeveynler hep ister ki çocukları bir şeyler başarsın, takdir edilsin, mevki sahibi olsun. şu yaşımda kayıtlara geçen tek başarım, 6 yaşında okula başlamam ve kırmızı kurdeleyi ilk benim takmamdır. bunu anlattığım kadınlar ise okula gitmeden okuma-yazmayı öğrendiğim için bunun artı bir puan getirmediğini ve benimle sevişemeyeceklerini belirtmişlerdi. anam babam bu kadar film, dizi izleyince haliyle benim bu işle iştigal ediyorum sanıyorlardı. bittabi bunun getirisini de merak ediyorlardı. oscarları, golden globeleri, emmyleri anam babamla izlesem, demezler miydi bana bi oscar bile alamadın, en iyi yardımcı erkek bile seçilemedin, tü yazıklar olsun sana diye. peki ben kaldırabilir miydim bunu, mahcup olmaz mıydım eşe dosta karşı, anama babama karşı? bu yüzden televizyon başında sabahladım, uykusuzlukla mücadele ettim. 

şimdi ailem teknolojiyle pek alakaları olmadığından blogmuş, internetmiş, sanal alemmiş falan filan bilmiyorlar hiç birini. ben babama blog yazıyorum desem "sigortası var mı" der, öyle biri. asıl mesele, blog ödülleri. nedir, ne değildir, ödülleri nedir hiç bilmiyorum. ama ödül deyince benim aklıma ödül töreni geliyor, kırmızı halı geliyor, törende manita düşürüp sabaha kadar aşk şarkıları söylemek geliyor. eğer böyle bir uygulama varsa katılacağım blog ödüllerine. bir lotr gibi, bir titanic gibi amına koyup bütün kategorilerdeki ödülleri bile alıcam. ama yoksa böyle bir uygulama işim olmaz. ama ödül alabilmek için katılmak şartını yerine getirmeyi unuttuğum için, arkadaşlardan isteğim şudur: marlon brando'nun akademiye posta koyup ödül almaya gönderdiği kızılderili arkadaş olmak istiyorum. olur da "sikerim ödülünü, ben eve ekmek alamıyorum bi de ödül mü alıcam lan" diye düşünen arkadaşlar varsa benle iletişim kursunlar.

lan aslında ödül mödül istemiyorum, blog ödülü veren jüri bi arasın beni, bi sorsun. nasılsın kardeşim desin, var mı bi sıkıntın desin, halin keyfin yerinde mi desin, yeter bana. neticede en büyük ödül dostluktur, arkadaşlıktır, efendiliktir. kızlar da desin ki sonra, börek yapıyım mı desin, bi kere veriyim mi desin. bak ben o zaman bırak blog ödülünü, oscarı elimin tersiyle itme mi, oscarınıza da sinema sektörünüze de lanet olsun diye artistlik yapmam mı? yaparım. neticede blog ödülleri insanın kendine yakışanı giymesidir. şimdi sen giysen lacileri, çekse tımbırlentleri, nereye lan blog ödül törenine mi taşşağını yediğim demezler mi? bu bakımdan blog ödülleri insanın kendine yakışanı giymesidir.

bu yazımda anlatmak istediğim blog ödülleri, oscar filan yalan hep. yarın hakk'ın divanında götümüze kaçan toprakla tir tir titreyecez. sen o vakit blog ödülünü mü göstercen, benim ödülüm var diye? işte o yüzden en güzel ödül cennettir. sen şimdi o adama ödül niyetine bi ramazan paketi yapsan, mutfak ihtiyacını karşılasan, çok büyük  sevaba girersin. bi börek yapsan mesela, ultra sevap. ölmeden peygamber sevabı. kim kime veriyo lan bu devirde sevabı, duayı?

Salı, Mart 23

bahar geldi diye sevinmedim, mart geçsin öyle değerlendiririm durumu

sevgili blog, biliyorum uzun zamandır yazamadım, çünkü yazacak bir şey bulamadım. içimden gelmedikten sonra, kararmış dünyamdaki hissiz duyguları yazıya dökemezdim ya.......


şaka lan şaka uzun zamandır yazmadım, neden? ibnelik olsun diye. yok yazamıyorum da, yok o kadar arayıp soruyorlarda. amına koyim beni niye arayıp soran yok, demek hiç sikinizde değiliz. bir arayın, bir sorun, bu çocuk niye yazmıyor, moralimi bozuk, canımı sıkkın, aç mı açıkta mı, börek yapsam yer mi, versem siker mi? bunları size ben mi söyleyeceğim arkadaşlar. neyse allahtan börek yapanım var, size muhtaç değilim çünkü. böreğim var mı? var. 

yılmaz özdil gibi
böyle...
yazsam...
belki.
daha..
çok..
yer kaplarım.

yaz mevsimi gelmesiyle beraber havada aşk kokusu var arkadaşlar. size gidin, ilk gördüğünüzle sevişin demeyeceğim ama bir kız-erkek arkadaş bulun kendinize, olanlar da ellerindekiyle idare etsin. evet bahar mevsiminin gelmesiyle birlikte ağaçtır, çiçektir, kuştur hafiften çıkmaya başladı. bu elbette ki mutfağımıza da yansıdı. mutfağın her yerinden maydonozdur, tereotudur, kuzu kulağıdır çıkmasıyla, yeşil yeşil görür oldum zalim mutfağı. kutup ayısı fıkrasında ki yavru kutup ayısı gibi dayanamayıp patladım. "anne" dedim, "he annem" dedi. "biz" dedim, "inek miyiz, öküz müyüz, kuzu muyuz" dedim. "o nerden çıktı ma alık" dedi bana. "anne" dedim, "madem ki değiliz, ne diye habire yeşilliği dayıyorsun önüme, veriyorsun otu önüme. yemin ediyorum sofraya mı oturuyorum, sarıkız'la yalakta yemek mi yiyorum bilemiyorum" deyince sandalyede oturan babamla bakıştık. "senin" dedi, "bakış açını sikeyim evlat kere" dedi. "yıllarca national'lar, discovery'ler izlettim sana, insalık görmemişsin, bari onlardan hayvanlık öğrenseydin" dedi. 

sonra rakı almaya gönderince barıştık, ben de para üstüyle hazır pizza aldım.

Pazartesi, Mart 8

break dance yapmam sünnet düğününde

-nasılsın?
-içim acıyor.
-yapma aras, her şeyi daha da zorlaştırma. tamam, şimdi üzülüyorsun ama ileride unutacaksın...


diye konuşmasına devam etti. artık o'na ne cevap verebiliyordum, ne de dediklerini anlayabiliyordum. içimdeki bu acı beni yiyip bitiriyordu. o an artık kendimi daha fazla tutmanın bir manası olmadığını anladım, ve usul usul akıtmaya başladım göz yaşlarımı. tam kapıdan çıkarken beni öyle görünce, son bir kez içtenlikle sarıldı. ve:


-n'olur ağlama aras, seni hep gülen yüzünle hatırlamak istiyorum.


yine cevap vermedim, veremedim. sanmayın ki beni terk eden sevgiliye "gitme" diyemedim, sanmayın ki giden nazlı yarin ardından gözyaşı döktüm. gecelerce sevişip, romantik anlara gark olduğu adamın, gider ayak beraber söylenen çiğ köftenin hepsini yediğini bilsin istemedim. bilmesin istedim o nazlı yar, çiğ köftenin o'ndan daha fazla canımı acıttığını. ama şimdi karşımda olsan ey yar, derdim ki sana; gitme. yani git de, bir bardak su ver de öyle git. yandım kavruldum amına koyayım...


(yaşanmış bir olaydan alınmıştır.)

Salı, Mart 2

internete verdiğim parayı kenara ayırmazdım, onu da internet cafede yerdim. öyle de alığım, öyle de hesap kitap yoksunuyum




internetin bu kadar gelişmesi beni şaşırtıyor. nasıl bu hale geldik internet diyorum karşıma alıp, birden nasıl bu kadar değiştik diyorum. 10 senede bir görüp de, "a aa ne kadar büyümüşsün" diyen teyzeler gibi oluyorum her internete girdiğimde. eskiden sadece mirc'ten manita düşürebilirken, şimdi bunun için siteler var. benim gibi bakış açısı kadınla sınırlı olan bir insan için bile, internetin ne kadar geliştiğinin delilidir bu.

tabii her gelişmekte olan şeyin bir handikabı, bir yanlışı, bir ibneliği olduğu gibi internetin de var. misal kız nicki alıp, kız gibi konuşan erkekler var. her duyarlı vatandaş gibi ben de huzursuzum bu durumdan. sosyal mesajımı verdikten sonra kanayan yaramıza geri dönelim. evden çıkmadan istediğini yapabiliyorsun internet sayesinde. sağ ol internet, var ol internet, ne güzelsin internet. yemek söylüyorsun, faturanı yatırıyorsun, almanya'da ki teyzenle konuşuyorsun filan. şahane bi şey lan. sonra sonra, özünde ne fesat, ne sinsi bir oluşum olduğunu anladım ama. üzüldüm, örselendim... asli görevi uzakları yakın eden, umarsız ve fütursuzca smiley kullanmamıza olanak veren, yeri geldiğinde manitaya cam açılmasına vesile olan msn, bir sevgili, bir flört gibi devamlı sorular sormaya, bi şeyler anlatmaya başladı. yok şu bankadan evlilik kredisi aldın mı, yok çiçek gönderdin mi, yok estetik ameliyat oldun mu gibisinden. o msn, ki benim gül yüzlüme usul usul yazdığım o değilmiş gibi, kalkmış bana ev alıcan mı diyor? be alık, ev alacak olsam, sana bakıp mı alacam? sanki diyor bana, onur marketten domates al, biber al diyor. 

sonra facebook platformuyla, aslında internetin ne kadar yavşak, ne kadar yılışık olduğunu çözdüm. başlarda bize; ilkokul, mahalle, eski dostlarımızı bulmayı vaat eden facebook, şu an da bildiğin porno sitesi mantığıyla çalışıyor. içinde kadın var erkek var, BİTTİ. ya da forum kafasıyla. ama porno site daha güzel. her insan hayatında var olan, sığır siki kategorisinde ki arkadaşlar, facebook'ta da yakamızı bırakmıyorlar malum. yok profiline kim baktı, yok profil fotoğrafını kim çaldı gibisinden, gerçek desen değil, saçma desen değil, bi acayip davetler yolluyor bu insanlar. yettin, yeter oldun deyip baktığında, bu uygulamaya izin ver gibisinden bir direktif çıkıyor karşına. kusura bakma da senin uygulamını sikerim ben facebook. nasıl ki cayır cayır aradığınız bir şarkıyı bir forumda bulursunuz da sizden üyelik ister, ya da hayalinizi süsleyen kadının kısa değil de, uzun videosunu bulmuşsunuzdur. ama o siteler, ah o siteler. sizden üyelik ister, para ister sizden. sizin ereksiyonunuz, iflah olmaz bir hüzüne dönüşür o vakit. işte bize bunu her gün yapıyor facebook. 

bundan kurtuldum dedim, oh rahatladım dediğim. diyecektim tabii, neticede yılların porno site takipçisiydim. ama benim de alışık olmadığım bir "dest-i izdivaç" durumuyla karşı karşıya kaldım bu sefer. facebook kalkmış,  esra'yı tanıyabilirsin diyor, merve'yi ekle diyor. bunun adı nedir eşim dostum? kusura bakmayın ama bunun adı pezevenkliktir. manita bulan her arkadaşımızın, "oğlum filiz'e çıkma teklifi etsene, suzan'a yazılsana" gibisinden verdiği gazdan öte değildir. ya da bi tek bunu bana mı yapıyo lan bu facebook? yıllardır iki elinle bi siki doğrultamadın, seç şuradan birini de sende kurtul bizde kurtulalım mı demek istiyor? olabilir. 

peki ya facebook hesabını kapatırken yaptığı duygu sömürüsü? misal ben buldum, aldım facebook'tan esra'yı, kaptım oradan. manita yapan 100 erkekten 90'nının yaptığı gibi facebook hesabı kapatayım dedim. tam kapatacağım, bana diyor ki alican seni özleyecek, ufuk seni özleyecek. işte ben o vakit, çok bi duygusallaşıyorum. amına koyayım diyorum, şu hayatta beni özleyecek adamlara bak, alican, ufuk. bunun için mi diyorum, bunca yıldır yaşıyorum. vazgeçiyorum hesabı kapatmaktan. biliyorum, ben hesabı kapatsam alican beni özler. ödemeli atar, açmak durumunda kalırım, yanına geleyim der, gelir. benden bi dal sigara ister, yemek ister, içki ister. sonra sorar niye hesabı kapattın, ne güzel kızlar var aptal mısın diye darlar beni. işte ben buna gelemem apaşlar, ben buna gelemem gardaşlar. varsın alican beni ne kadar sikimtrak fotoğraf varsa taglesin, varsın benim profilimde ki manitalara ekleme talebi yollasın. yeter ki özlemesin beni.

Salı, Şubat 23

başbakanımıza ayakkabı fırlattılar ama bunun konuyla alakası yok

dün gece bi arkadaş bahsetti, "seni yazmışlar" diye. hah dedim, yarrağı yedik. zira her 3 kişiden biri gibi benim de çıplak fotoğraflarım, seks kasetlerim var idi. sonra birden bunlardan kimsenin haberi olmadığı aklıma gelince dedim ne yazması, böyle böyle dedi.


kendimle ilgili reklamı sevmem, artistliğe gelemem. insanlar bunu cool olarak algılıyorlar, yalan. evde pijamalarımı çekmiş oturuyorum amına koyim ne coolluğu, ne karizması. mazbut bir ailenin çocuğu olaraktan böyle yetişmişim, biri "bunu aras yaptı" dese, yüzüm kızarıyor. bu "yaptı" dan kasıt kötü bir şey yaptı değil elbet, bunu o becerdi, o yaptı gibisinden. evet elimden geliyor 3-5 iş, misal melemen. ölümcül yapıyorum, onun da 3-5 farklı varyasyonunu  yapıyorum, yetiyor bana zaar. şimdi bu hem güzel bişey, hem de bunun yerine yazı yazmak zor geldi açıkçası. dedim ki, lan şunu koyayım, millet helal olsun desin, aferin desin, tebrik etsin, yanına 2-3 cümle bişey de yazayım vereyim coşkuyu. aynen bu hinliği düşündüm. şimdi yazı yazsam, daha az sigara içmem demek, daha az karıya kıza yazmam demek, daha az dizi izlemem demek, daha az yukarıda ki çekiç sesini duymam demek. sondaki iyimiş aslında. "aras niye böyle oldun, sen böyle değildin çok değiştin" diye serzenişlerde bulunursanız bana hemen duygu sömürüsü yaparım, laf kalabalığına getirip uzaklaştırırım konudan. o yüzden bu tarz diyaloglara girmeyelim.




böyle bir şey burada cem mumcu bey, haftanın web sitesi olaraktan beni göstermiş. komşuya bir tabak börek verip de "boş tabak göndermek olmaz" mantığıyla çalışan bir anneyle yaşadığım için, aynı tarzı ben de burada uyguluyorum.

Cumartesi, Şubat 13

14 şubat milli sevgililer ve sevişenler bayramı

artist bir insan olduğumdan, özel günlere karşı oldum hep bu yaşıma kadar. doğum günü, evlilik yıl dönümü, ilk buluşma yıl dönümü filan, bana hep saçma gelmiştir. bunun milyon tane geçerli açıklamasını yapabilirim, ama size en basitini söyleyeyim. hediye almayı sevmiyorum, hem masraf. birinin bana hediye almasını da sevmiyorum, borç gibi amına koduğumun şeyi. o sana hediye alıyorsa, senin de o'na alman lazım. çıkar ilişkisi lan bildiğin. bi de o özel güne uygun davranman gerek. misal diyelim ilk beraber olmaya başladığınız günün yıl dönümü; iltifatlar, kibar davranışlar, sevgi gösterileri, duyarlı davranışlar filan. ha bunlar kötü mü? kesinlikle değil. ama sen böyle davranan da nazlı yar diyor ki, niye hep böyle davranmıyorsun? al sana kavga sebebiyeti. allahtan hollywood'ta filan gördükte büyük kavgalar, büyük seksle biter finalini, kavga başlayınca aha diyorum seks geliyor. şimdi yaren haklı, ama ben de haklıyım. e kahvaltıyı ben yapayım, bulaşıkları ben yıkayayım, ortalığı ben temizleyeyim, hediyeni alayım, yemeğe çıkarayım, eğlenmeye götüreyim. e ben ne zaman çalışacam, ben ne zaman oturup dinlenecem, ben ne zaman yatıp uyuyacam? diyemiyorsun işte, neyse sonunda seks var diye yıllar yılı katlandım bu tarz ilişkilere.

şimdi günün anlam ve önemini belirten konuya geliyorum. bahsettiğim gibi özel günlere karşı içimde bir tiksinme var, ama sevgililer günü öyle mi? değil. neden değil? şundan ötürü; şu yaşıma kadar hiç bir sevgililer gününe "sevgili" ile beraber girmedim. ama hiç bir sevgililer gününü de yalnız geçirmedim. o yüzden her 14 şubat'ı sabırsızlıkla beklerim. şimdi kalkıp bana küfür edenler, sinirlenenler çıkacaktır. ulan biz götümüzü yırtıyoruz, adam bir sikim yapmadan 14 şubat'ta manitayla takılıyor diye. yo dostlar yo, bana kızmayın, kendinize kızın. çünkü beni böyle kadınların kucağına itenler sizlersiniz. şimdi siz bu 14 şubat denilen sikkorok günü baş tacı etmeseydiniz, sevdicekleri, kalp yangınlarını hediye delisi yapmasaydınız, o günün normal günlerden farkı olmadığını doğru ve yalın bir şekilde anlatsaydınız, bu sefer ben sizin yerinizde olup, "ne etsem sevişemedim dost bir 14 şubat gecesi" adlı türkümü söylecektim. ama siz ne yaptınız? aman gül yüzlüm üzülmesin, aman darılmasın, aman başka sevgililerden eksiğimiz kalmasın diyerek bu emperyalist düzenin başlıca oyuncaklarından biri olan 14 şubat günü kumpanyasına ortak oldunuz. buraya kadar sorun yok hadi, peki ya bundan sonra? manitayla ayrıldın, bitti. kız, tabii her ilişkiden sonra olduğu gibi "ben aşka inanmıyorum yaaaaağğğğğğ, ilişki bana göre değil yağğğğğğğğ" diyerek pozunu verdi, artistliğini yaptı. ama 14 şubat gelende o cüssesine oranla her daim büyük sandığı götü, halk deyimiyle "yusuf yusuf" olmaya başladı. ben 14 şubat'ta ne yapacam, yalnız mı geçireceğim, 1 sene boyunca bu günün acısını yaşıyacağım filan diyerek, kafada kurmaya başladı. neden? çünkü alışmış kızcağız, seneler boyu sevgililer gününde gördüğü ilgiyi, alakayı bekliyor. işte ben tam bu esnada araya giriyorum. şu yeryüzünde sadece kelime yaparak bir yerlere gelmiş olan biri olaraktan, gözüme kestirdiğim ava yavaşça yaklaşıyorum. napıyorsun diyorum, sevgililer gününde bir planın var mı diyorum muhabbet ilerleyende, o da ya arkadaşlarla dışarı çıkacaz, ben inanmıyorum sevgililer gününe filan, çok saçma diyor. bak burası, bunca yıldır değişmedi. insanlar, mekanlar, tarihler değişti, şu soruyu sorduktan sonraki cevap değişmedi. muhabbetin gidişine göre ben de şuraya gidecektim, programın yoksa sen de gel ya da, evde takılacaktım belki bir "film" izleriz filan gibisinden, hangisi uygunsa o ana göre o kalıbı kullanıyorum. tabii burada "film" kelimesi, bildiğin sekse çağrı. yoksa ben evde oturup anam babamla da film izliyorum. her iki kalbi kırık kızdan 1 tanesi, bu tekliflere karşı koyamıyor. 3. ye sormadım daha. yani şansınız fifti fifti.

14 şubat milli egemenlik ve sevgililer diyarı bayramı dolasıyla aldığım bir hediyeyi size anlatayım ki, etkilediğim zeka seviyesi hakkında bilginiz olsun:

malzeme:
1 adet kartpostal ( içeriği hiç farketmez, yazı yazılacak yeri olsun yeter)
1 adet kalem ( bu da farketmez, renkli yazan bir kalem olması, kızın aklını almak için ekstra puan demektir)

kartpostalımızı alıyoruz, için açıyoruz. içine " saçlarından bahar meltemi, gözlerinden gün ışığı fışkıran kadın. nasıl ki double dragon, nasıl ki ying-yang bir araya geldiğinde bütünü oluşturuyorlarsa, senle ben de, mutluluğun bütününü oluşturuyoruz. şubat 28 çekiyor, böl bunu ikiye, ne eder? 14 şubat. 14 şubat nedir? seni bana getiren, ulu valentine günü. bu da, benim, seninleyken ancak tek bir bütüne ulaşmamı simgelemiyor mu AŞKIM? seninle bir double dragon, bir ying-yang, bir bill&ted, bir 14 şubat olmak istiyorum..."
3 nokta olmazsa olmaz. aşkım kelimesinin de büyük yazılmasında fayda var.

ha unutmadan söyleyeyim, bu 14 şubat hakikatten birisine hediye aldım. bildiğin hediye lan. 14 şubat'la taşşak geçecek kadar saygısız, ama 14 şubat dolasıyla sevdiği birine hediye alacak kadar da duyarlı bir insanım. hayırlı sikişler.