Salı, Şubat 23

başbakanımıza ayakkabı fırlattılar ama bunun konuyla alakası yok

dün gece bi arkadaş bahsetti, "seni yazmışlar" diye. hah dedim, yarrağı yedik. zira her 3 kişiden biri gibi benim de çıplak fotoğraflarım, seks kasetlerim var idi. sonra birden bunlardan kimsenin haberi olmadığı aklıma gelince dedim ne yazması, böyle böyle dedi.


kendimle ilgili reklamı sevmem, artistliğe gelemem. insanlar bunu cool olarak algılıyorlar, yalan. evde pijamalarımı çekmiş oturuyorum amına koyim ne coolluğu, ne karizması. mazbut bir ailenin çocuğu olaraktan böyle yetişmişim, biri "bunu aras yaptı" dese, yüzüm kızarıyor. bu "yaptı" dan kasıt kötü bir şey yaptı değil elbet, bunu o becerdi, o yaptı gibisinden. evet elimden geliyor 3-5 iş, misal melemen. ölümcül yapıyorum, onun da 3-5 farklı varyasyonunu  yapıyorum, yetiyor bana zaar. şimdi bu hem güzel bişey, hem de bunun yerine yazı yazmak zor geldi açıkçası. dedim ki, lan şunu koyayım, millet helal olsun desin, aferin desin, tebrik etsin, yanına 2-3 cümle bişey de yazayım vereyim coşkuyu. aynen bu hinliği düşündüm. şimdi yazı yazsam, daha az sigara içmem demek, daha az karıya kıza yazmam demek, daha az dizi izlemem demek, daha az yukarıda ki çekiç sesini duymam demek. sondaki iyimiş aslında. "aras niye böyle oldun, sen böyle değildin çok değiştin" diye serzenişlerde bulunursanız bana hemen duygu sömürüsü yaparım, laf kalabalığına getirip uzaklaştırırım konudan. o yüzden bu tarz diyaloglara girmeyelim.




böyle bir şey burada cem mumcu bey, haftanın web sitesi olaraktan beni göstermiş. komşuya bir tabak börek verip de "boş tabak göndermek olmaz" mantığıyla çalışan bir anneyle yaşadığım için, aynı tarzı ben de burada uyguluyorum.

Cumartesi, Şubat 13

14 şubat milli sevgililer ve sevişenler bayramı

artist bir insan olduğumdan, özel günlere karşı oldum hep bu yaşıma kadar. doğum günü, evlilik yıl dönümü, ilk buluşma yıl dönümü filan, bana hep saçma gelmiştir. bunun milyon tane geçerli açıklamasını yapabilirim, ama size en basitini söyleyeyim. hediye almayı sevmiyorum, hem masraf. birinin bana hediye almasını da sevmiyorum, borç gibi amına koduğumun şeyi. o sana hediye alıyorsa, senin de o'na alman lazım. çıkar ilişkisi lan bildiğin. bi de o özel güne uygun davranman gerek. misal diyelim ilk beraber olmaya başladığınız günün yıl dönümü; iltifatlar, kibar davranışlar, sevgi gösterileri, duyarlı davranışlar filan. ha bunlar kötü mü? kesinlikle değil. ama sen böyle davranan da nazlı yar diyor ki, niye hep böyle davranmıyorsun? al sana kavga sebebiyeti. allahtan hollywood'ta filan gördükte büyük kavgalar, büyük seksle biter finalini, kavga başlayınca aha diyorum seks geliyor. şimdi yaren haklı, ama ben de haklıyım. e kahvaltıyı ben yapayım, bulaşıkları ben yıkayayım, ortalığı ben temizleyeyim, hediyeni alayım, yemeğe çıkarayım, eğlenmeye götüreyim. e ben ne zaman çalışacam, ben ne zaman oturup dinlenecem, ben ne zaman yatıp uyuyacam? diyemiyorsun işte, neyse sonunda seks var diye yıllar yılı katlandım bu tarz ilişkilere.

şimdi günün anlam ve önemini belirten konuya geliyorum. bahsettiğim gibi özel günlere karşı içimde bir tiksinme var, ama sevgililer günü öyle mi? değil. neden değil? şundan ötürü; şu yaşıma kadar hiç bir sevgililer gününe "sevgili" ile beraber girmedim. ama hiç bir sevgililer gününü de yalnız geçirmedim. o yüzden her 14 şubat'ı sabırsızlıkla beklerim. şimdi kalkıp bana küfür edenler, sinirlenenler çıkacaktır. ulan biz götümüzü yırtıyoruz, adam bir sikim yapmadan 14 şubat'ta manitayla takılıyor diye. yo dostlar yo, bana kızmayın, kendinize kızın. çünkü beni böyle kadınların kucağına itenler sizlersiniz. şimdi siz bu 14 şubat denilen sikkorok günü baş tacı etmeseydiniz, sevdicekleri, kalp yangınlarını hediye delisi yapmasaydınız, o günün normal günlerden farkı olmadığını doğru ve yalın bir şekilde anlatsaydınız, bu sefer ben sizin yerinizde olup, "ne etsem sevişemedim dost bir 14 şubat gecesi" adlı türkümü söylecektim. ama siz ne yaptınız? aman gül yüzlüm üzülmesin, aman darılmasın, aman başka sevgililerden eksiğimiz kalmasın diyerek bu emperyalist düzenin başlıca oyuncaklarından biri olan 14 şubat günü kumpanyasına ortak oldunuz. buraya kadar sorun yok hadi, peki ya bundan sonra? manitayla ayrıldın, bitti. kız, tabii her ilişkiden sonra olduğu gibi "ben aşka inanmıyorum yaaaaağğğğğğ, ilişki bana göre değil yağğğğğğğğ" diyerek pozunu verdi, artistliğini yaptı. ama 14 şubat gelende o cüssesine oranla her daim büyük sandığı götü, halk deyimiyle "yusuf yusuf" olmaya başladı. ben 14 şubat'ta ne yapacam, yalnız mı geçireceğim, 1 sene boyunca bu günün acısını yaşıyacağım filan diyerek, kafada kurmaya başladı. neden? çünkü alışmış kızcağız, seneler boyu sevgililer gününde gördüğü ilgiyi, alakayı bekliyor. işte ben tam bu esnada araya giriyorum. şu yeryüzünde sadece kelime yaparak bir yerlere gelmiş olan biri olaraktan, gözüme kestirdiğim ava yavaşça yaklaşıyorum. napıyorsun diyorum, sevgililer gününde bir planın var mı diyorum muhabbet ilerleyende, o da ya arkadaşlarla dışarı çıkacaz, ben inanmıyorum sevgililer gününe filan, çok saçma diyor. bak burası, bunca yıldır değişmedi. insanlar, mekanlar, tarihler değişti, şu soruyu sorduktan sonraki cevap değişmedi. muhabbetin gidişine göre ben de şuraya gidecektim, programın yoksa sen de gel ya da, evde takılacaktım belki bir "film" izleriz filan gibisinden, hangisi uygunsa o ana göre o kalıbı kullanıyorum. tabii burada "film" kelimesi, bildiğin sekse çağrı. yoksa ben evde oturup anam babamla da film izliyorum. her iki kalbi kırık kızdan 1 tanesi, bu tekliflere karşı koyamıyor. 3. ye sormadım daha. yani şansınız fifti fifti.

14 şubat milli egemenlik ve sevgililer diyarı bayramı dolasıyla aldığım bir hediyeyi size anlatayım ki, etkilediğim zeka seviyesi hakkında bilginiz olsun:

malzeme:
1 adet kartpostal ( içeriği hiç farketmez, yazı yazılacak yeri olsun yeter)
1 adet kalem ( bu da farketmez, renkli yazan bir kalem olması, kızın aklını almak için ekstra puan demektir)

kartpostalımızı alıyoruz, için açıyoruz. içine " saçlarından bahar meltemi, gözlerinden gün ışığı fışkıran kadın. nasıl ki double dragon, nasıl ki ying-yang bir araya geldiğinde bütünü oluşturuyorlarsa, senle ben de, mutluluğun bütününü oluşturuyoruz. şubat 28 çekiyor, böl bunu ikiye, ne eder? 14 şubat. 14 şubat nedir? seni bana getiren, ulu valentine günü. bu da, benim, seninleyken ancak tek bir bütüne ulaşmamı simgelemiyor mu AŞKIM? seninle bir double dragon, bir ying-yang, bir bill&ted, bir 14 şubat olmak istiyorum..."
3 nokta olmazsa olmaz. aşkım kelimesinin de büyük yazılmasında fayda var.

ha unutmadan söyleyeyim, bu 14 şubat hakikatten birisine hediye aldım. bildiğin hediye lan. 14 şubat'la taşşak geçecek kadar saygısız, ama 14 şubat dolasıyla sevdiği birine hediye alacak kadar da duyarlı bir insanım. hayırlı sikişler.

Pazartesi, Şubat 8

ezel izlerken yazıyorum bu satırları sana bebek




kadınların iki şeyine gıpta ediyorum. birincisi; her sebepten ötürü kavga çıkarabilme potansiyelleri, diğeri devamlı fazla kilolarını atma sevdasıyla her pazartesi rejime başlamaları. varlığımın dünyada olduğu müddetçe bu kadar radikal kararlar alamıyorum ben. ha bu benim eksikliğimdendir, bu benim ibneliğimdendir, orası ayrı. ama yine de gıpta ediyorum bu hanım kızlarımıza. hayatımda aldığım en radikal karar, senede 1 kere bıyıklarımı kesmek. arada babam beni evlendirmek istiyor ama bu o'nun radikal kararı, beni bağlamaz. bu süreç sancılı oluyor benim için. şaka lan şaka, sikeyim sancısını, ne sancısı? bıyıklarımla oynarken bir an diyorum ki tiksindim bu bıyıklardan, akşam eve dönende kesiyorum bıyıklarımı. pırlanta gibi çocuk oluyorum, pırıl pırıl. bunu demek isterdim size, gerçekten de. ama hani halk dilinde, "amcık ağızlı" diye nitelendirdikleri insanlar var ya. hah işte ben o deyimin, vücut bulmuş hali oluyorum. şimdi ben sana bunları anlatıyorum ama, niye anlatıyorum? bi kaç haftadır yazamamın nedenlerine bir giriş olsun diye uzattım da uzattım lafı. gerek aldığım bu radikal karar (bıyık operasyonu), gerek iş değişikliği sebebi, gerekse eski projeleri hayata geçirme telaşıyla uzak kaldım buralardan. ha sanmayın ki kapandım, gece gündüz çalıştım ettim eyledim. yok öyle bir şey, ekmeğin daha çok aktığı başka mecralardaydım.  ondan eğri buraya ağırlık veremedim. olaylar bundan ibaret yani. yazının başına kadınlarla alakalı bir şey yazdım ki mevzu anlaşılmasın, bütün dikkatler oraya çekilsin diye. 

o zaman size bir hikaye anlatayım da bana tavır, gönül koyanların kalbini kazanayım. efendim, eskiden düğün salonlarında, nane likörüyle badem şekeri dağıtırlardı. o zamanlar ülke olaraktan refah seviyesi yüksektik, şimdi ki gibi düğünlerde sikkimtrak pastayla limonata vermezlerdi, tenezzül etmezlerdi. baba tarafından alkole karşı bir sempatim olduğu için aklım giderdi o liköre. oysa 6-7 yaşındaki çocuğun nesine likör, böyle diyebilirsiniz. ama değil. annem, sağolsun hep bana içirirdi o likörleri. tabii arsız bir adam olarak tek kadehle yetinmeyip 3-4 tane daha isterdim. sonrası masanın üzerinde sızmış, mont dağları arasında kaybolmuş olarak uyuyakalırdım. bunca sene, annemin ne kadar modern olduğunu düşündüm durdum. namazında, niyazında bir kadın, yalan bilmez, fitne fesat düşünmez. muhafazakar olduğu kadar modern bir kadın diye düşündüm yıllar yılı. herkesin hayalindeki "modern türk kadını" sandım annemi. meğer değilmiş. dün oğlumun aldığı aileys'tan içen mi anne dedim, "hadi ordan ma alık, git babanla iç içkini" deyince anladım. meğer annem, yıllarca o likörleri modern olduğu için değil, içerse namazı kabul olmayacak korkusuyla küçücük  bu çocuğa içirmiş durmuş. biraz geç de olsa en nihayetinde benim de bir çocukluk travmam var artık. 

Cuma, Ocak 22

Ahır Mektubu

Selam verdin, yanıma geldin,
Seni nerden siktim, sikmez olaydım.
Hiç yoktan hayatıma girdin,
Seni nerden siktim, sikmez olaydım.


Bilmezdim böyle takıntılı olduğunu,
Yalamak isterdim ben, memenin dolgununu,
Bilcümle alem siksin hasta ruhunu,
Seni nerden siktim, sikmez olaydım.


Canın isteyince kaçtın benden,
Hiç beklemezdim evlenme teklifi senden,
Gönül vermem önüne gelenle sikişenden,
Seni nerden siktim, sikmez olaydım.


Şimdi böyle mi olduk bebeğim?
Bırak da istediğimle sevişeyim,
Adımı ağzına alırsan, o ağzını sikeyim,
Seni nerden siktim, sikmez olaydım.

Perşembe, Ocak 14

facebook'a "feys" diyen herkes, nihat doğan'la birdir nazarımda

ülkemizde ki tüm iletişim manyağı gençler gibi benim de facebook hesabım var elbet. sırf milletin karısına, kızına bakmak için aldım hesabı da zaten. girip videolara bakıyorum, grup, hayran, oyun uygulamalarını reddediyorum, ilişkim bu kadar. cool bir insan olduğumdan mütevellit, ne kimseyi eklerim, ne saçma sapan fotoğraf paylaşıp arkadaşlarımı taglerim. ama baktım ekmek var, hemen o fotoğrafın altına da yorumlarımı yapar, "aras burada" imajını veririm, affetmem. 


şimdi size kalkıp da facebook böyle kötü, böyle sikik bir site demeyeceğim, diyemem. ama benim gibi, internetten manita yapmayı kendine şiar edinmiş bir insan evladının, hala "face"ten manita düşürememesi oldukça zorum gidiyor açıkçası. cv'mde kayda değer tek şeyin, ares paylaşım programından bile kız götürmek olan bu bireyin, eşinin dostunun "face'ten bi manita yaptım, ufff" demesi derin düşüncelere sevk ediyor beni. bir insan, nasıl face'ten hatun düşürür. bugüne kadar face'ten gördüğüm tek hatun, ilkokul arkadaşım özlem. e amına koyayım yıllar sonra bana özlem'i göstersen n'olur, göstermesen n'olur? 2010'da bulunduğumuz bu günlerde, yeni bir açılım yaparak "facebook'ta tanıştılar, aşık olup evlendiler" başlıklı bir habere konu olmak istiyorum. 


kendini face'e çok kaptıranlar var bir de, görevli gibi devamlı başına. farmville'yı fish bilmem nesiydi hepsini oynuyor, fotoğraf tagliyor, video paylaşıyor, duvarına yazıyor. bi dur amına koyayım diyen olmadıkça, ya da manita yapıp manita baskısıyla hesabını kapatmadı mı duracağı da yok. bir de grup olayı var ki o başka, o bambaşka. ona hiç girmiyorum, zinhar girersem çıkamam. ama daha "siktir et bilmem kaç milyon kişi bulmayı, gel harbi harbi grubu yapalım (arkadaş listeni çağırmayacaksan gelme, birbirimizi mi sikecez lan?)" diye bir grubu görmedim. görsem çok sevinirdim canlar, vallahi çok mutlu olurdum. 


şimdi face'te bir açılım yapmış, ortak arkadaşınız filan varsa o kişinin fotoğraflarını görebiliyorsun. tabii herkes evvela eski sevgililerinin fotoğraflarına bakmıştır, edindiğim izlenimler bu yönde. açıkçası ben bakmadım, bakmam. eski sevgili eski sevgilidir, yenisi gönlümün kraliçesidir düsturunu, hayat felsefesi yapmış adamım ben.  şimdi benim yaptığıma gelince; potansiyel sevgili adaylarını önce bir seçiyorum. sonra onların profillerini girip fotoğraflarına bakıyorum, bütün fotoğrafları da dikkatlice inceliyorum ama. hangisin de photoshop var, hangisi doğru açıdan çekilmiş, hangisin de yüz, göt, göğüs saklanmaya çalışmış, dikkatlice bunları bir gözden geçiriyorum. ama profilinde de fazla vakit geçirmiyorum, yani her gün incelemiyorum. neden? "profilinize kimler baktı %100 çalışıyor, anasını sikiyim çalışıyor" adlı uygulamandan dolayı, ben her gün o kızın fotoğraflarına baksam, farmville'da ne kadar bağı bahçesi var incelesem, o zaman o top 10 listesinde üst sırada çıkarım. oysa ben ne yapıyorum? az ama öz vakit geçiriyorum, ilk 10 sıralamasında 7-8. sıralarda yer alıyorum. burada vermek istediğim mesaj şu: güzelim, senden hoşlanıyorum ama yarrak gibi de sabah akşam seni takip edemem. ama bir duyarsız gibi de seni görmemezlikten gelemem. 3 büyükler gibi değilim, 1 sene şampiyon olup yıllarca hasret kalamam şampiyonluğa. ankragücü gibi, bursa gibiyim, hep istikrarlı, hep ortalarda. işine gelirse. ha bunu anlayacak kız başımın tacıdır, gönlümün sultanıdır. şimdi bunu özlem anlarsa gayri haram olsun bana face alemi.


nottur: facebook'a facebook diyen tüm kızlarla evlenebilirim, özlem'de buna dahil.

Pazartesi, Ocak 4

bana mutluluğun resmini yapsan ne sikime yarar abidin?

bakış açımla belki bir dadaistim
bıyıklarımla bir sürrealist
ama bir görsen çizdiklerimi bebeğim
sikeyim o ellerini dersin
ama ben ne diyorum?
ekspresyonizmin yılmaz savunucusuyum diyorum
bu nasıl resim lan diyenlere
fırça darbesiyle, boyasıyla
bir dışavurum abidesi diyorum.
ama sen bilirsin beni
sarı saçlarını resmettiğimin dilberi
kenan evren bile ressam olmuşken
ben duygularımı tuvale, duvara döksem suç mu
ha kalksa dese biri
o duygularını yazıya dökme dese
önce bir sinirlenirim
sonra gülerim ne doğru söylüyor diye
hani olur da boş zamanına denk gelirim
bir sanat pezevengi dediğim küratörün
olurum sana türkiye'nin münch'ü, ensor'ü
işte o zaman sana yemin sana söz
boy boy resimlerini yaparım
hiç girmem sanatsal ortamlara
seksiyle uyuşturucusuyla işim olmaz
efendi gibi işime gücüme bakarım
sergiler açarım adına
kah "türkü bakışlım" olur serginin adı
kah "mühür gözlüm"
taviz vermem özümden.
ha olsa bu dediklerim,
retrospektif sergim açılsa yaşlanınca
komple sen olursun serginin konsepti
seninle ben, bir mona lisa kafası yakalayamayız
zira ben gider herkese gösteririm
şu kızı çizdim, bu güzeli model aldım diye
kabulüm diyorsan bunlara,
ver elini ankara.

Pazartesi, Aralık 28

milli piyango bana çıksa bile gereksiz sevinçlere kapılmam

malum, önümüz yılbaşı. sevabıyla, günahıyla bir yılı daha bitirmenin haklı gururunu yaşıyoruz. kalkıp da kimse demesin ki 2009 kötüydü, 2009 iyiydi diye. 2009, tam 2009 gibi bir yıldı. sen manitadan ayrılmışsın, işsiz kalmışsın kalkıp diyeceksin ki 2009 kötü. e yazık değil mi 2009'a da? yine malum olduğu üzere, yılbaşı demek; içki demek, seks demek, parti demek, kırmızı don demek ve en önemlisi piyango demek. neden piyango önemli diyeceksiniz, neden olmasın lan?


bugün, bilemedin yarın bütün gazeteler başlayacak "yok o parayla bilmem kaç tane ev alınır, araba alınır, yarrak alınır, kürek alınır" diye. bir de yılbaşında ne kadar içilmesi, ertesi gün baş, mide ağrısıyla uyanmamak için ne yapmamız gerektiğini yazan süper sikkosal sağlık önerileri var, onları pek kaale almıyoruz. şimdi herkes gibi ben de milli piyango bileti aldım, ulan ya bana da çıkarsa diye mal'ül hülyalara dalmadım değil. ama sanmayın ki o para bana çıksa gidip 375 tane daire, 628 tane araba, 4 tane boeing uçak alıcam filan, yok öyle bir şey. bir de büyük yalan vardır, para bana çıksın önce çevremdekilere veririm.


para bana çıksa vallahi kimseye bi sikim vermem. öyle "hepsini çekerim / bankada bekletirim faizini yerim" tartışmalarına da hiç girmem. normalde akrabalarımla aram zaten pek iyi değil, param olunca hiç tanımam zaten. hele ali tamer, sana yarrak para veririm. çocukluğumuzu çaldın lan bizim, yok ali tamer öyle, ali tamer böyle. enrah'la çocukluğumuz senin gölgende geçti, ulan gıpta edilecek biri olsan içim yanmayacak. bir ara, paranın hepsiyle senin hayatını mahvetmeyi düşünmedim değil. ama sikerler deyip vazgeçtim. ne ben ezel'im ne de sen cengiz'sin ali tamer. ali tamer amına koyayım bir hayalin içine sıçtın yalnız. 30 milyon tl olsa, ali tamer'le mi uğraşırım, ahmet'le mehmet'le mi uğraşırım. yok iş kurayım, yok yardım edeyim parayı aldığım gibi las vegas olur, monte carlo olur, kıbrıs olur böyle yerlerdeyim. gönül isterdi ki yalnız ve güzel ülkemde kumarhaneler açık olaydı, aldığım bütün parayı gömeydim türkiye'me, 30 milyon lirayla kişi başına düşen gayri safi milli hasıla yükselsin. kalan paranın bir kısmıyla kokain alırdım, yada "ayy uyuşturucu diyo, kötü bu" diyenlere özel kokoyin alırdım. ne bileyim de zengin adam kokain içer gibime geliyor, kokain içmeden zengin olamıyormuşçasına. gramı kaç para, fakir adam nasıl alsın zaten. geri kalan kısmını, artık ne kadar kaldıysa işte, onla da kadınlara harcardım. kadınlara harcardımdan kastım; kadına parayla sahip olacağım anlamına gelmesin. ya aslında öyle de, al şu paran şimdi bana göt ver demem. o'na pırlanta alırım, kürk alırım filan, bunun gibi şeyler. ben de böyle sikkafalılık varken bu para 1 yıla kalmaz biteceği için, elde avuçta kalan son parayla memleketime dönüp, her kıyısında kenarında para olan insanın yaptığı gibi su istasyonu açar, torunlarıma "gençken şunu siktim, bunu yaptım" diye mavallar anlatırdım.


yeni yıla girerken yeni yılın götümüze girmemesi temennisiyle. gülücük.

Salı, Aralık 15

seks açılımı




malum çok sancılı bir süreçteyiz, bir açılım furyasıdır almış başını gidiyor. ben sosyal mecrada vatan memleket kurtarmıcam, üzülmeyin. benim amacım, bir türlü erişemediğim seks fırtınasına tutulmak, aşk deryasında boğulmak. açılımdan saçılıma nasıl geçtin bu çocuk, bu deli tay diye soranınız olacak. sor, sor ulan. sen sor da ben söyleyeyim. 


çok şeyler yaptım, çok şeyler denedim ama bir türlü muvaffak olamadım. kadınlar kendini güldüren erkeklerden hoşlanıyormuş dediler, komik olacağım diye itin götüne girip çıkmadığım kaldı. güldüler, güldüler ama vermediler. sonra ne dediler, kadınlar kuul erkeklerden hoşlanır dediler. kuul görüneceğim diye çayıma şeker atmaktan aciz adam olmuşum bildiğin, yine erişemedim ben vuslata. zenginlerin peşinden koşarlar dediler, yedirdiğim içirdiğimle kaldım. entelektüel birikim şart dediler, sahaflarla arkadaş oldum, kalan üç kuruş parayı annem çalışma masasının altına destek olsun diye kullandığı kitaplara yatırdım. akademik kariyer de lazım dediler, harç parası götüme girdi, yine de dalamadım yar koynunda uykuya. sanatçı ol dediler, ağır tiksindiğim modern sanattan müziğe, tiyatrodan sinemaya el atmadığım güzel sanat dalı kalmadı. dal elimde kaldı. velhasıl kelam, olmadı, olmuyor. bu çocuk sekse doyamıyor.


ama artık yeter, bunca emek, harcadığım bunca eforun hakkını almamın zamanı geldi. elimde son bir koz kaldı, son koz. ne olursa olsun diyor ve onu masaya koyuyorum. kirlenmiş şu günümüz türkiye'sinde, bir doğru söze, bir çift tatlı lafa hasret nice kadınlar var, biliyorum. biliyorum ve onları uzaktan uzağa izliyorum. oy bebeğim diyorum kimi zaman, ağlama maralım diyorum bazı bazı. şimdi hal böyleyken, samimiyete her daim önem veririm diyen en az 3 bilemedin 5 milyon kız bulabilirim. bu 5 milyon kızın içinden 1,5 milyonu güzel, "gideri var" tabirine uysa. bunların yarısının sevgilisi olsa, yarısının yarısı bana bakmasa, geriye kalır 325 bin kız. o 325 binden 200 bini yalan olsa, geriye kalır 125, 25ide atalım küsuratlar kafamızı karıştırmasın. 100bin manita. şimdi bu 100 bin manitadan istesem, desem ki sevişelim, şehvet patikalarını beraber tırmanıp orgazmın meyvelerini beraber toplayalım desem, ayıp derler, sapık derler bana. e sen değil miydin samimiyete inanan, dürüstlüğe prim veren. e açık açık söylüyorum işte, ver diyorum, yanıyorum diyorum. 


samimiyetse samimiyet, dürüstlükse dürüstlük arkadaş. yok, başka çarem kalmadı. eğer bu mevzudan sonra da beklediğim tepkiyi, hakettiğim şeyi alamazsam kesin ve çok etkili, ama deli yüreğimin kabullenemediği seçeneğe geçecem. hayır, ibne olmıcam, korkmayın. sevişmek isteyen bulsun beni, düşsün peşime.

Pazartesi, Aralık 7

GÖT LALESİNE HAYIR!!!

bildiğiniz üzere hollanda, uyuşturucu, seks ve laleleriyle ünlü bir memlekettir. ufak bir hollanda piçine sorsalar; ülkemizin belli başlı geçim kaynakları nelerdir diye uyuşturucu, fuhuş ve lale diyecektir, demelidir. hollanda, tüm uyuşturucu kullanan arkadaşlarımız için utopia'nın ta kendisidir, güzel kafaların yaşandığı her yerde bir kere de olsun adı geçen bir memlekettir. yasal olmakla kalmayıp, barı, lokantaları vardır. hakikatten hollanda çok güzel bir yer lan. ama sanmayın ki size hollanda'yı övecem, nasıl olsa uyuşturucu kullanan bir arkadaşınız vardır, o övsün size. 


diğer geçim kaynağı ise, fuhuş. fuhuş nedir diye soracak arkadaşlar muhakkak ki olacak. fuhuş şudur canım kardeşim; fuhuş=sikiş. parayla başka kadın-erkekle beraber oluyorsun. halk dilinde buna "paranı sikmek" diye iğrenç bir tabirle tanımlıyorlar. hollandalılar böyle şeyler söylemez ama, neticede adamların ekmek parası. red street'i, sevişme kabinleriyle ne güzel yersin sen hollanda diyoruz. şimdi laleye geçmeden evvel, olayın ana kaynağına bağlamak için seksle alakalı diğer bir konuyu anlatmam gerek. eşcinsel insanlar var. şimdi kalkıpta eşcinsel ne demek diye sorana ağzımı bozarım. hollanda eşcinsel evliliğe izin veren bir memleket. bu da başlıca geçim kaynaklarından. nasıl ki antalya'mız muğla'mız balayı tatili için dünyanın turistini çekip, ülkemize döviz kazandırıyorsa, hah işte hollanda'da eşcinsel evliliğe izin vererek kendi ekmek paralarını çıkarıyorlar. ha sorsan hollandalıya, benim düşündüğüm gibi mi hollandalı desen, utanır adam. şimdi her erkek topluluğu kendi arasında bir ibne muhabbeti çevirmiştir, çeviriyordur. ve bu muhabbet ne zaman açılsa muhakkak oradan da hollanda'ya bağlantı kuruluyordur. amına koduğumun hollanda'sına bak, kabe gibi şerefsizim. bütün muhabbetlerimiz hollanda'ya bağlanıyor. 


asıl mesele şu; eskiden göt lalesi diye bir küfür vardı. şu sıralar pek kullanılmıyor, biliyorum. ve kullanılmaması beni üzüyor. popülaritesini kaybeden her küfür üzer beni. etimolojik olarak araştırdım göt lalesini ve inanılmaz sonuçlara ulaştım. şimdi yukarıda anlattığım şeyleri gözden geçirelim. uyuşturucu dedik, uyuşturucu adamı ne yapar? göt eder. göt gibi kafa sahibi yapar. neticede içip içip göt oluruz. olursunuz. ben içmem. göt; elde var bir. sonra ne dedik, seks. sekste en önemli şeylerden biri göttür. erkek olarak önümüzden geçen kadının götünü şöyle bir süzeriz, türlü mal'ül hülyalara dalarız. etti mi sana göt iki? sonra eşcinsel dedik. eşcinsel ilişkide aklımıza gelen ilk şey de göt. bu üçünün ortak noktası göt. peki başka ne dedik hollanda için? lale dedik. peki bu üç grubun ortak paydasıyla laleyi birleştirirsek elimizde göt lalesi oluşmuyor mu a cancağızım? göt lalesi diye bildiğimiz küfür, demek ki hollanda'dan kopup gelmiş. e biz ab'ye karşıysak, ve soykırım var diye bağıran fransız piçlerini, minareyi yasaklayan isviçre ibnelerini kınayıp onların mallarını boykot ediyorsak, islam düşmanı  van gogh'un yeğeni (öldürmüş de olsa) ve faşist parti liderlerine sahip bir hollanda'yı da kınamalıyız. tepkini ortaya koy, göt lalesi deme. 


p.s: küresel ısınma, cern deneyi, 3g filanla uğraşan insanlar varken benim yarrak kürek konulara değinmem, memleketten neden bilim adamı çıkmıyor sorusuna bir cevap değildir. amına koduğumun hollandası seni ya.

Pazartesi, Kasım 30

ihsan neyle yaşar

sonbahar zaten yeteri kadar özü itibariyle depresif bir mevsim. neden diye sorma, öyle gelmiş öyle gidiyor. her şeyi havaya bağlayan bir insan olarak sonbahar beni olumsuz etkiliyor haliyle. tüm bunlar yetmezmişcesine filmekimiydi, bienaliydi, kılıydı tüyüydü sanata boğuluyoruz. sen boğulmuyorsun, ben boğulmuyorum ama boğulan var. var onlardan. bu sene bienalin başlığı "insan neyle yaşar"dı. aradıkları soru buymuş. allah aşkına ağzımı bozacam şimdi. milattan sonra 2000 küsur yıl geçmiş, teknoloji almış başını gitmiş, kıyamet kopacak sen hala insan neyle yaşar derdindesin. öldük ulan öldük, neyle yaşaması mı kaldı. sanatın bu riyakarlığı beni benden alıyor. sevgili bienal, güzel bienal, sana şunu söyleyebilirim: insan neyle yaşar bilmem ama sikkosal sanatla yaşamaz. ben daha görmedim ki heykelsiz uyuyamıyorum abi diyeni, resim olmadan yemek yiyemem diyeni. o bakımdan sikerim sizin yapacağınız psikolojik baskıyı. ihsan neyle yaşar diye sorsana bana bir, bir sor. de ki ihsan neyle yaşar abi, modern sanat ihsan'ı doyurur mu. ha bak böyle sorarsan derim ki doyurur. şöyle doyurur, ihsan gitse bienallere, okusa modern sanatın kralı olsa. aklını almaz mı manitaların, gönüllerini fethetmez  mi. o vakit doymaz mı sekse, doymaz mı kadına kıza. doyar elbet, doyar da nereye kadar? ihsan sanatsız da doyurur karnını, sanatsız da elbet öpüşür, sevişir. neden ihsan'ın seks hayatı beni bu kadar ilgilendiriyorsa artık, orasını da çözemedim. araya seks girince yine kafamla beraber konu dağıldı. yani demek istediğim saygıdeğer sanat camiası, insan neyle yaşar deyipte sikimtrak eserleri biraraya getirip işte bununla yaşanır demeye çalışmanız. sözde değil özde duyarlılık istiyoruz. recep tayyip erdoğan gibi kömür dağıt, beyaz eşya dağıt ki diyelim biz de, vallahi insan onla yaşar bunla yaşar. modern sanat için duchamp neyse, siyaset arenası için recep tayyip erdoğan o'dur.